Akciğer apsesi akciğerlerdeki iltihaplı hastalıkların en tipik sonucudur. Tedavide antibiyotiklerin bugünkü gibi hemen her fırsatta kullanılmadığı dönemlerde kendine özgü gelişme çizgisi nedeniyle kolay tanı konan bir hastalıkken günümüzde tanışı zor, son derece karmaşık belirtiler veren bir hastalık haline gelmiştir. Tıbbın ilerlemesiyle genel durumu bozuk hastalaRIn uzun sürelerle yaşatılabilmesi eskiden pek rastlanmayan apse türlerine yol açmaktadır. Önceleri ender rastlanan apse türlerinin günümüzde çok yaygınlaşması da belirtilerin yorumunu güçleştirmektedir.


HASTALIĞIN NEDENLERİ
Akciğer apsesinin nedenleri iki başlık altında toplanabilir. Birinci grupta yer alan etkenler enfeksiyona yol açan çeşitli bakterilerdir, ikinci grupta ise apse gelişiminİ hazırlayıcı etkenler yer alır. Apseyi hazırlayıcı etkenlerin en önemlileri vücudun direncim azaltan hastalıklardır. Bunlara örnek olarak şeker hastalığı, kronik zehirlenmeler, vitamin eksiklikleri vb sayılabilir. Kronik bronş hastalıkları ise bu grup içinde ayrı bir önem taşır.


HASTALIĞIN BELİRTİLERİ
Hastalığın birbirini izleyen üç gelişim evresi ve bunlara koşut olarak ortaya çıkan klinik belirtileri vardır. Bu üç evre şöyle sıralanabilir:
o Apse oluşumu ve bu bölgede akciğer dokusunun yoğunlaşarak hava kaybetmesi.
o irinli akciğer dokusunun yumuşaması.
o irinli maddenin bronşlardan dışarıya atılması.
Apse genellikle tek, daha seyrek olarak da birçok odakta birdenbire ortaya çıkar. Sürekli yüksek ateş, göğüste ağRI, öksürük, nefes darlığı, gittikçe artan miktarda kokusuz balgam çıkarma gibi belirtiler verir.
Birkaç gün sonra hastalık yumuşama evresine girer. Hastanın genel durumu bozulur, ateşi hala yüksektir. Ağzından kan gelmeye başlar (hemoptizi). Balgam miktarı artar; irinli balgamın rengi gittikçe bulanıklasın Böylelikle üçüncü evreye girilir. Bu dönemde apsenin içindeki irinli madde kusma biçiminde bronşlardan dışarı atılır.
Üçüncü evrede çekilen göğüs filminde duvarları kalınlaşmış, sınırları belirgin apse boşluğu açıkça görülebilir. Ayrıca bu dönemde çıkarılan çok kötü kokulu balgam kesin tanı konmasını kolaylaştıran önemli bir belirtidir. Hastanın kusma biçiminde balgam çıkarması çoğunlukla genel durumunda bir iyileşmeyle birlikte ortaya çıkan bir belirtidir, ama bu durum geçicidir.
Kuşkusuz bütün apse türleri bu sırayı izleyerek gelişmez. Yukarıda da sözü edildiği gibi antibiyotik kullanımından sonra, klasik hastalık tablosu değişmiş ve apsenin evrelerim sıralamak güçleşmiştir. Olguların çoğunda hasta uygun tedavinin uygulanması sonucunda iyileşir. Daha kötü gidişli olgularda ise akciğerlerdeki apse boşluğu kapanmaz ve bu ortamda başka iltihapların gelişmesiyle kronikleşir. Günümüzde olguların çoğunda tam iyileşme sağlanmakta, apse odağmın tedavi edilmeden kendiliğinden kapandığı olgular da eskiden beri bilinmektedir.

 

TANI
İrinli akciğer hastalıklarında kesin tanının konması ve uygun tedaviye olabildiğince erken başlanması çok önemlidir. Radyolojik incelemelerin ve labo-ratuvar testlerinin yanı sıra bronkoskopi de yapılması tedavinin başarı oranı-m yükseltir, îrinli akciğer hastalıklarında röntgen filmlerine yansıyan görü-nümlere daha önce değinmiştik. Bronkoskopi de bu tür hastalıklarda vazgeçilmez bir tanı yöntemidir. Bronkoskopide bir aygıtla doğrudan hastalık odağına ulaşılarak doku örneği alınır. Bu örnek laboratuvara gönderilerek hastalığın etkeni olan bakteri araştırılır; etkenin hangi antibiyotiklere duyarlı, hangilerine dirençli olduğu belirlenir. Böylece tedavide daha etkili antibiyotiklerin kullanılması sağlanır. Balgamda hastalıkla ilgisiz başka bakterilerin de bulunması nedeniyle tanının tek basma balgam tahliline dayandırılması sağlıklı bir yöntem değildir.

Akalazya, yiyeceklerin yemek borusundan aşağı itilmesinde azalma ve alt yemek borusu sfinkterinin yutma sırasında gevşeme yetersizliğiyle kararterize yemek borusunun bir hastalığıdır.

Akalazya Nedenleri,Görülme sıklığı,Risk faktörleri

Nedenleri :

  • Peristaltizm azalmıştır veya yoktur
  • Yemek borusu-mide bileşkesindeki kas yapısının gıda proksimale geldiğinde, gevşemesinde kusur vardır.
  • Yemek borusunun sinirsel stimülasyonunda ( uyarısında ) eksiklik vardır.
  • Yemek borusu inervasyonunda hasar
  • Parazitik enfeksiyon
  • Herediter ( kalıtsal ) faktörler

    Görülme sıklığı :

    30-60 yaşlarında daha fazla olmak üzere her yaşta görülebilir ; kadınlarda daha sıktır.

    İnsidans : 2 / 10.000

    Korunma

    Koruyucu önlemleri yoktur. Ancak hastalığın tedavi edilmesi , komplikasyonlardan korunmaya yardımcı olabilir.

    Belirtiler

  • Katı ve sıvı gıdaların yutulmasında güçlük
  • Yiyeceklerin regürjitasyonu ( yutulan yiyeceklerin tekrar ağza gelmesi
  • Göğüs ağrısı
  • Kan kusma
  • Kilo kaybı
  • Öksürük
  • Hipersalivasyon ( tükrük artışı )

    Tanı/Teşhis

  • Fizik muayene bulguları
  • Üst ve alt sindirim sistemi grafileri
  • Göğüs filmi
  • Özofagial manometri

    Tedavi

    Tedavide yaklaşım alt yemek borusu sfinkter basıncını azaltmaktır. Bu , özel aletlerle sağlanabilir.

    Uzun etkili nitratlar veya kalsiyum kanal blokerleri gibi ilaçlar alt yemek borusu sfinter basıncını azaltmak için kullanılabilir.

    Diğer yöntemler başarısız kalırsa alt sfinkter basıncını alatmada cerrahi yöntem uygulanabilir ( Bu yöntem özofagomyotomi olarak adlandırılır ) .

    Komplikasyonlar/Riskler

    Yemek borusu delinmesi

    Mideden yemek borusuna yiyecek veya asit regürjitasyonu

Tekrarlayan ateş ve karın zarı iltihabı(peritonit) atakları ve daha az sıklıkla akciğer zarı iltihabı(plörit), eklem iltihabı(artrit), deri lezyonları ve kalp zarı iltihabı(perikardit) ile kendini belli eden, nedeni bilinmeyen kalıtsal bir hastalık.

FMF istisna olmayacak şekilde en sık Akdeniz kökenli insanlarda görülür(İspanyol Musevileri, Araplar, Ermeniler, Faslılar, Libyalılar gibi). Hastaların yaklaşık %50′sinde hiçbir ailevî FMF öyküsü yoktur.

Genellikle 5-15 yaşları arasında ancak bazen geç bir yaşta ya da hatta bebeklik sırasında başlar. Atakların hiçbir ritm ve düzenli tekrarlama tablosu yoktur ve bir dereceye kadar aynı hastada değişiklik gösterir. Bunlar genellikle 24-48 saat sürer, ancak bazısı bir hafta veya daha uzun sürebilir. Sıklık 2 hafta ile 1 yıl arasında değişiklik gösterir, ancak 2-4 hafta en sık görülen aralıktır. Atakların gerilemesi yıllarca sürebilir.

Genellikle 40 C dereceye kadar olan ateşi takiben karın zarı iltihabı(peritonit), en önemli belirtidir. Hastaların %95′inde karın ağrısı gelişir ve ağrının ciddiyeti bir ataktan diğerine değişiklik gösterir. Ağrı genellikle karnın bir bölgesinde başlar ve tüm karna yayılır. Diğer semptomlar arasında akut akciğer zarı iltihabı, büyük eklemleri tutan akut eklem iltihabı ve alt bacakta döküntü bulunur.

Hiçbir özel laboratuvar testi tanı koydurucu değildir. Lökositoz sıklıkla bulunur. Akut faz reaktanları muhtemelen yüksek bulunur. Sonuç olarak tanı laboratuvar bulgularından çok klinik görünüm ile konur. Tipik bulguları olan hastaların(uygun etnik köken; pozitif bir aile öyküsü; tekrarlayan, sınırlı karın zarı iltihabı atakları; ataklar arası mükemmel sağlık durumu) FMF’li olduğu doğrulanır.

Ataklar sırasında semptomların ağırlığına karşın hastaların çoğu hızla sağlıklarına kavuşurlar ve bir sonraki atağa kadar hastalık görülmez.

Günlük profilaktik(koruyucu) olarak alınan colchicine(kolçisin) hastaların %85′inde tam gerileme veya açık iyileşme sağlar.

FMF (Ailesel Akdeniz Ateşi) genellikle Akdeniz ülkeleri halklarında (daha çok Türk, Arab, İsrailli ve Ermenilerde) görülen, otozomal resesif geçişli genetik (kalıtımsal) bir hastalıktır. Birbirinden bağımsız iki ayrı klinik tablosu vardır:

1-Ani başlayan ve kısa süreli karın,göğüs veya eklemlerde ağrı ile birlikte ateş olması,

2-Genç yaşta bile böbrek yetmezliğine neden olabilen böbrek amiloidozu.

Belirtiler genç yaşta ortaya çıkar; hastalığın başlaması hastaların yarısında 10 yaşından öncedir.En son araştırmalara göre Pyrin geninin mutasyonunun FMF’e yol açtığı saptansa da hastalığın gerçek nedeni hala bilinmemektedir.

FMF tanısı klinik bulgular, ailede bu hastalığın varlığı öyküsü, muayene ve (özellikle atak esnasında yapılan)laboratuvar incelemeleri ile konur. Ana-babadan alınan kan ile yapılacak genetik incelemenin tanı koymadaki değeri sınırlıdır ve pek

bir önemi yoktur çünki hastaların % 80 ‘inde hastanın kendi geninde mutasyon (değişiklik) olmakta ve ana-babasından aldığı gen değişmektedir. Yine de bazı vakalarda genetik araştırma doğru sonuç verebilir ve tanı koymada faydalı olabilir.

Amiloidoz daha çok hiç tedavi görmemiş FMF hastalarında görülür.Bu durum idrarda protein çıkışının basit bir idrar tahliliyle saptanmasıyla hastalığın erken döneminde teşhis edilir.

Bu hastalığın tedavisinde Kolşisin kullanılır.Bu ilacın dozu günde 1-2 mg dır ve sürekli kullanılmalıdır. İlaç FMF için artışmasız yararlıdır; (sürekli kullanımı halinde) hastaların çoğunda atak oluşmasını ,hemen hemen tüm hastalarda da amiloidozun aşlamasını önler. Ne var ki böbrek şikayeti olmayan hastalarda ve kolşisin kullanmaya başlamadan önce amiloidoz gelişmiş olan

FMF’li hastalarda da amiloidoza rastlanılmaktadır.

Kolşisin’in atakların ve amiloidozun oluşumunu nasıl önlediği bilinmemektedir. Fakat şu gerçek bilinmektedir ki; kolşisin kullanmasına rağmen sık atak geçiren fakat amiloidozun duraklatıldığı hastalarda, ilacın FMF ataklarını önlemedeki etkisi ile (amiloidozda böbrekte anormal olarak biriken madde olan) amiloid yapımını durdurucu etkisi arasında hiçbir ilişki bulunmamaktadır. Kolşisin tedavisi FMF hastaları için en güvenli ve uygun seçenektir.

Primer infertilite (sebebi yapılan araştırmalara rağmen bulunamamış kısırlık), FMF’li kişilerde normal kişilere göre daha fazla görülür. Ayrıca FMF’li kadınların düşük yapma ihtimali normal kadınlara göre daha fazladır ; (amiloidoz ve ağır seviyedeki böbrek yetmezliğinin anne ve bebek için birçok tehlikeler oluşturması nedeniyle) amiloidozu olan FMF hastalarına gebe almamaları önerilir.

İlacı kullanan hastaların çocuklarında Kolşisin’in herhangi bir teratojenik etkisine rastlanmamasına rağmen, tüm FMF’li gebelerde (bebekte ilaçtan dolayı gelişebilecek herhangi bir sakatlığın vs tesbiti için) “amniosentez” yapılır. (Amniosentezde; özel bir yöntemle bebeğin beslenmesini sağlayan plasenta içindeki amnion sıvısından örnek alınarak bebekte gelişebilecek herhangi bir hastalık veya amnormal bir durumun varlığı araştırılır.)

Ayrıca fetusda kromozom anomalisi olup olmadığının araştırılması için “karyotip analizi” yapılır.

Bir Uzmanlık Dalı Olarak Aile Hekimliği

Aile hekimliği uzmanı, sizin ve aile bireylerinizin sağlık durumunu bilen, istediğiniz her an ulaşabileceğiniz, tüm sağlık gereksinimlerinizde sorumluluk alan ve koordinatör işlevini gören hekimdir. Pek çok gelişmiş ülkede uygulanmakta olan “Aile Hekimliği” ülkemizde son 10 yıldır bir uzmanlık dalı olarak yerini almıştır.

Aile Hekimliği uzmanlık eğitimi, mezuniyet sonrası 3 yıllık bir süreçte Dahiliye ile Çocuk Sağlığı ve Hastalıkları ağırlıklı olmak üzere Cerrahi, Kadın Hastalıkları-Doğum ve Psikiyatri dallarını kapsar.

Temel Hedefimiz; Sağlığınızı Koruma ve Erken Tanı’dır.

Aile Hekimliği sistemi mevcut rahatsızlıklarınızın tanı, takip ve tedavilerinin yanı sıra sağlığınızın geliştirilmesi ve hastalıkların önlenmesini temel alan bir ekip çalışmasıdır.

Aile Hekimliği Sistemi Neler Getiriyor?

Aile Hekiminiz, sizin ve aile bireylerinizin sağlığı ile ilgili tüm bilgileri sistematik olarak kaydeder. Daha ileri tetkik ve tedavi gerektiğinde en doğru yere, en doğru bilgilere ulaşmanızı sağlar.

“Yaşam Tarzınız ve Ailevi Özelliklerinizin, Size ve Çocuklarınıza Getirdiklerini Bilebilmek”

Kayıt ve takip sistemi sayesinde sağlığınızı tehdit edebilecek risk faktörleri belirlenir. Bunlara göre yapılması gereken araştırma ve önlemler (koruyucu Check-Up’larınız) ileriki yılları da kapsayan bir program dahilinde size hatırlatılır.

“Hastalanınca Değil, Sağlıklı İken Önlem Alabilmek”

Yapılacak periyodik muayeneler, olası hastalıklara ait risklerin belirlenmesi ve koruyucu önlemlerin yanı sıra, hastalıkları belirti vermediği dönemde saptayarak erken tanı ve tedaviyi sağlar.

“Sağlık Sorunlarınızda Bir İlk Başvuru Adresinizin Olması”

Aile Hekiminiz sağlığınızla ilgili konularda size sürekli danışmanlık hizmeti verir. Sizin ve aile bireylerinizin her türlü sağlık sorununda zaman zaman kaybetmeden ulaşabileceğiniz bir Aile Hekiminiz vardır.

Aile Hekiminiz diğer sağlık kurumları ile ilişkilerde ihtiyacınız olan yönlendirici ve destekleyici hizmette her an yanınızdadır.

“Aile Hekimliği Sağlıklı Yaşam Danışmanlığıdır”

Aile Hekiminiz beslenme tarzınız, fiziksel aktiviteleriniz, hastalıklardan korunma konularındaki rehberliğinin yanı sıra, kronik hastalık durumlarında da sağlık sorunlarına uygun eğitim ile yaşam kalitesinin yükselmesini sağlar.

AIDS NEDİR ?

Ölümcül bir hastalığa verilen addır. İnsanın bağışıklığını yitirmesini tanımlayan Acquired Immuno Deficiency Syndrome kelimelerinin baş harflerinden oluşmuştur. İnfeksiyonlarda hastalığa karşı koymada yetersizlik ve hastalıkla savaşamama durumunu belirtir.

NASIL BULAŞIR?

Her türlü cinsel ilişki en önemli bulaşma yoludur. Homoseksüel ve biseksüel (her iki cinsle de ilişki kuranlar) arasında daha yaygınsa da son yıllarda heteroseksüel ilişki (kadın-erkek) ile bulaşma, bilhassa gelişmekte olan ülkelerde. hızla artmaktadır.

BUNUN DIŞINDA BULAŞMA YOLU YOKMUDUR?

Cinsel geçişin dışında bulaşmaya sebep olan iki ayrı yol daha varsa da bugünkü yayılımdan asıl sorumlu olan cinsel geçiştir. Diğer yollardan biri kanla geçiştir. AIDS virüsü taşıyan bir şahsın kanıyla kirlenmiş her hangi bir kesici cismin derimizi delmesi veya AIDS virüs’ü ihtiva eden kan veya kan ürününün alınmasıyla geçer. Kan veya kan ürünleri uzun süredir kontrol edildiğinden artık bu yolla AIDS’e yakalanmak son derece nadirdir. Üçüncü yol AIDS’li anneden çocuğuna geçmesidir.

PEKİ CİNSEL YOLLA NASIL GEÇİYOR ?

Meni (döl) ve vajen ifrazatı virüs taşır. Virüsün mukoza ve zedelenmiş dokudan girişi enfeksiyona sebep olur. Zorlu ilişkide doku zedelenmesi bulaşmayı arttıran etkendir. NASIL KORUNULUR ? Güvenli cinsel ilişki kurarak korunabilirsiniz. Bundan kastımız; Eş değiştirmeyin. Tanımadığınız şahıslarla cinsel ilişkiye girmeyiniz. Tam koruyucu olmamakla birlikte mutlaka kondom (kaput)kullanınız. Hiç bir şekilde steril olmayan şırınga, ustura ve jilet, delici, kesici aletleri kullanmayın, paylaşmayın, Her hangi bir nedenle eğer cildinize kan değerse sabun ve su ile iyice yıkayın. (sağlam deriden virüs bulaşmaz.)

SAĞLIKLI GÖRÜNEN KİŞİLERDEN AIDS BULAŞIR MI?

Sağlıklı görünen fakat HIV virüsü taşıyanlar hastalığın bulaşmasında en büyük etkendir.

AIDS’Lİ VEYA AIDS VİRÜSÜ TAŞIYANLARLA HER TÜRLÜ TEMASTAN KAÇINMALIMIYIZ ?

Hayır, AIDS taşıyan hastalarla normal yaşam düzeni içindeki temaslarımızla hastalık bulaşmaz. Umumun kullanımına açık tuvalet,telefon gibi araçların kullanılması, Bu şahıslar tarafından hazırlanmış veya dağıtılmış yemeklerin yenmesi, AIDS’li bir şahıs tarafından çatal, bıçakla yemek yenmesi, Aynı toplu taşıma vasıtalarında seyahat. Hatta başka hastalıkların geçmesine sebep olan el sıkma, öpüşme gibi temaslarla veya öksürük ve aksırıkla dağılan tükürüğün yüzümüze gözümüze gelmesiyle AIDS virüsü bulaşmaz. Yazılı ve sözlü basın “Ülkemizin şanslı olduğunu, homoseksüel ilişkilerin yaygın olmadığını ” söylemektedir. “AIDS’li ve AIDS virüsü taşıyanların sayısının düşük olduğunu” bildirmektedir. Bu tedbirli davranmada gevşemeye neden olmamalıdır.

O HALDE EVLİLİK DIŞI KADIN ERKEK MÜNASEBETLERİNDE RİSK NEDİR?

Ülkemizde homoseksüel ve biseksüel (her iki cinsle de ilişki kuranlar) ilişkilerin sıklığı bilinmemektedir. Şans, henüz vakit varken tedbir almaktadır. Tedbir, hastalığın ölümcül olduğunu, şansa bırakmadan herkese bulaşabileceğini bilerek bulaşmaya mani olacak yöntemleri herkese öğretmek, toplumu biliçlendirmektir. Riski artıran durumların başında, çok eş değiştirme veya çok sayıda eş değiştirenlerle cinsel ilişkiye girmek gelmektedir. Kaput (Kondom) kadın ve erkek için de koruyucu olarak görülüyorsa da yırtıldığı taktirde koruyucu olmayacağını. bu nedenle tarif edildiği şekilde kullanılması öğrenilmelidir. Diğer bir geçiş yolunun da mini tranfüzyonlar olarak adlandırılan iğne, cerrahi alet gibi kesici delici vasıtalarla meydana gelen yaralanmalar olduğunu söylemiştik. Bu tip kesiler esnasında virüs veya bakterilerin bulaşmasını önlemek için iğnelerin bir defaya mahsus kullanılıp uygun bir şekilde imha edilmesi, aletlerin ise sterilize edildikten sonra kullanılması gerekir.

HASTALIK ORTAYA ÇIKMADAN VİRÜS TAŞIYIP TAŞIMADIĞIMI ÖĞRENEBİLİR MİYİM ?

Eğer homoseksüel, çok eşli heteroseksüel ilişkiniz olmadıysa size herhengi bir nedenle kan veya kan ürünleri verilmediyse, uyuşturucu kullanmıyorsanız AIDS’e yakalanmış olma olasılığınız yoktur. Yukarıdaki guruplara giriyor veya şüphe ediyorsanız AIDS virüsüne karşı oluşan antikorları kanınızda aratabilirsiniz. Bu antikorlar alınan virüsün miktarına ve şahsın bağışıklık yapısına göre bir kaç haftadan bir kaç aya kadar geçen süre sonunda kanda tesbit edilebilir. Bu süre geçmeden yapılan testlerde antikor gösterilemeyebilir.

HASTALIK ÖLÜMCÜL OLDUĞUNA GÖRE ERKEN BİLİNMESİNDE NE FAYDA VAR ?

Erken tanı, müdafaa sistemleri tamamiyle işlemez hale gelmeden müdahale imkanı verir. Bu sayede hastalıksız süre uzatılmış olur. Böylece AIDS’in kesin tedavisinin bulunabilmesi durumunda (son araştırmalar bunun mümkün olabileceğini gösteriyor) taşıyıcıya yaşama şansı tanınmış olacaktır.

DETAYLI BİLGİ İÇİN BAŞVURABİLECEĞİNİZ TELEFON NUMARALARI

0(362) 457 60 00/2424 (24 saat)

AIDS Savaşım Derneği-İstanbul: (212)533 47 73

AIDS Savaşım Derneği Ankara Şubesi: (312) 310 80 47

AIDS ile Mücadele Derneği-İzmir: (232) 478 05 40

Türkiye Aile Planlaması Derneği AIDS Bilgi Hattı: (312) 435 20 47

*AIDS Savaşım Derneği Ankara Şubesi broşüründen hazırlanmıştır.

AIDS kelimesi hangi sözcükleri temsil etmektedir?

AIDS kelimesi, İngilizce “acquired” (edinsel); “immune” (immün);  “deficiency” (yetersizlik); “syndrome” (sendromu) kelimelerinin baş harflerinden meydana gelmiştir. AIDS’in edinsel olması, kalıtım yoluyla geçmeyip fetusa ancak konjenital olarak ana rahminde bulaşabileceğini; immün yetersizlik, vücudun immün sistemiyle ilgili bir bozukluğun hastalığın temelini oluşturduğunu; sendrom deyimi ise AIDS’in tek bir klinik tablo yerine, bir grup değişik klinik tablolardan meydana geldiğini belirtmektedir.

AIDS’in sebebi nedir?

Esas enfeksiyona neden olan etken, “human immunodeficiency virus” (ınsan immün yetersizlik virüsü) veya kısaca HIV adı verilen bir virüstür. Ancak bu virüsün kendisi AIDS hastalığını belirleyen klinik tablolara neden olmamaktadır. Klinik tabloyu belirleyen, immün sistem yetmezliğinden dolayı vücutta ortaya çıkan bazı spesifik “fırsatçı” enfeksiyonlar veya tümörlerdir. Hastanın ölümüne neden olan HIV enfeksiyonu değil, bu ikincil enfeksiyon lardır.

Virüsün başka isimleri var mı?

Virürsü ilk olarak 1983 yılında keşfeden Fransız araştırmacı grubu, buna “lymphadenopathy-associated virus” (lenfadenopati virüsü) veya LAV adını verdiler. Bir yıl sonra A.B.D.’den bir araştırmacı grubu, bu virüsü saptayarak “human T-cell lymphotropic virus type III” (insan T-hücreli lenfotrop virüsü tip III) veya HTLV-III adıyla bildirdi. Halen birçok uzman, LAV ve HTLV-III virüslerinin aynı olduğunu kabul etmektedir. 1986 yılında, Uluslararası Virüs Taksonomisi Komitesi, bu virüsün resmi olarak, “human immunodeficiency virus” (insan immün yetersizlik virüsü) olarak isimlendirilmesini önerdi.

HIV neden immün sistemde depresyona sebep olmaktadır?

Kan dolaşımına giren virüs, seçici olarak belirli bir lökosit türüne, T4 veya T-yardımcı lenfositlerine yerleşme eği!imindedir. Lenfosit içine giren viral RNA, kendi kopyası olan DNA molekülleri meydana getirir ve bu yeni DNA, hücrenin genetik materyelinin bir parçası haline gelir. Daha sonraki bir aşamada, hücre sürekli olarak viral RNA üretmeye başlar. Sonuçta, hücreden çıkan binlerce viral parça hücrenin tahribine yol açar. Virüsler bundan sonra yeni T4 lenfositlerini istila ederler. Böylece T4 hücreleriyle diğer lenfositler arasındaki denge bozulur ve immün sistemde depresyon meydana gelir.

AIDS neden yeni ortaya çıkmış bir hastalıktır?

AİDS virüsüne benzeyen ve özel olarak bir cins Afrika maymununda hastalık yapan bir virüsün, 15-20 yıl kadar evvel bir değişim geçirerek insanda da enfeksiyon yapar hale gelmiş olması, halen en muhtemel görünen teoridir. Virüsün türler arası bariyeri tam olarak nasıl aştığı kesin bilinmemekle beraber, enfekte maymun kanının insan dolaşım sistemine ulaşrrıası, enfeksiyonun insanlar arasında yayılması için yeterlidir. Bu da basit bir şekilde enfekte maymunun derisini yüzen kişinin elinde kesik veya yara olması halinde gerçekleşebilir.

İlk AIDS vakası ne zaman teşhis edilmiştir?

AİDS terimi ilk kez 1982′de ortaya atıldı ve tanımlandı. Eski vaka kayıtlarının sonradan incelenmesi, ilk vakaların A.B.D.’de 1977′de; Avrupa’da yaşayan Afrikalılarda ise 1978′de ortaya çıktığını göstermektedir. Şu aşamada hastalığın izlerini daha önceki tarihlerde saptamaya çalışmak çok zordur; ancak, HIV antikorlarının, değişik amaçlarla 1973′den beri Afrikalılara ait dondurulmuş olarak saklanan serum örneklerinde tesbit edildiğini kaydedebiliriz.

Enfeksiyondan sonra gelişen hastalığın tipik seyri nasıldır?

Bu hastalık için herhangi bir “tipik” seyirden söz edilemez. Bazı vakalarda ilk enfeksiyondan yaklaşık 4-6 hafta sonra enfeksiyöz mononükleosize benzeyen, kısa ve sınırlı bir viral hastalık görülür. Bu hastalık ateş, başağrısı, hastalık hali, artralji, makülopapüler döküntü ve lenf bezlerinde yumuşak ve geçici şişme ile karakterizedir. Bu vakaların bazılarında daha sonradan bir veya birkaç lenf nodülünün palpasyonla belli olacak şekilde büyüdüğü kalıcı, yaygın bir lenfadenopati (persistent generalised lymphadenopathy= PGL) gelişmektedir. Hastalığın diğer bir görünme şekli ağır hastalık hali, yorgunluk, uyuşukluk hali, ateş, gece terlemesi, sebebi açıklanamayan uzun süreli diyare (bir aydan fazla süren) ve ciddi kilo kaybı (birkaç hafta içinde vücut ağırlığının %10′dan fazlası) ile belirlenir.

Bu klinik tabloların tümüne AIDS’le ilgili kompleks (AIDS-related cvmplex=ARC) adı verilmektedir. AIDS hastalığının kendisi bazı hastalarda bu klinik tabloları takiben ortaya çıkar; diğer bazılarında ise, ilk saptanan durumdur. AIDS, bir veya birden fazla spesifik fırsatçı enfeksiyonun varlığıyla karakterize selüler (hücresel) immün yetersizlik durumu olarak tanımlanır.

AIDS vakalarında en sık rastlanan spesifik fırsatçı enfeksiyonlar veya tümörler hangileridir?

AİDS vakalarında en sık görülen hastalıklar, Pneumocystis carinii’nin etken olduğu protozoa pnömonisi ve nadir rastlanan bir cilt kanseri çeşidi olan Kaposi sarkomudur. Ancak çok çeşitli diğer viral, fungal ve protozoa enfeksiyonları da sendromun ortaya çıkış biçimleri arasında sayılabilir.

Pneumocystis carinii pnömonisinin temel klinik semptomları nelerdir?

Başlangıçta giderek artan bir nefes darlığı ve kuru öksürük ortaya çıkar. Hastaiarın çoğu bu non-spesifik semptomların ortaya çıkmasından sonra 2-6 hafta içinde hekime müracaat etmektedir. Vakaların üçte birinde soluk alma sırasında ağrı olmakta; bazıları ise öksürüğü veya ağrıyı uyarma korkusuyla derin nefes alamamaktadırlar. Ayrıca, özellikle geceleri belirgin olan ve gece terlemesiyle seyreden hafif bir ateş görülür. Tam teşhis, bronkoskopi ve alveolar salgıların sitolojik incelenmesiyle konulur. Akciğerlerde AİDS rıedeniyle meydana gelen diğer bazı enfeksiyonlara da rastlanmaktadır.

Kaposi sarkomunun başlıca klinik semptomları nelerdir?

Kaposiİ sarkomu bir cilt kanseri türüdür, ancak beyin dışında tüm iç organlarda da görülebilir. Disemine (yaygın) Kaposi sarkomu’nun göründüğü başlıca bölge bağırsaklardır. Tümör, cilt yüzeyindeki herhangi bir yerde kırmızı veya turuncu renkli multipl lezyonlar şeklinde ortaya çıkar. Tümörler 1-2 hafta içinde süratle 1 cm çapına ulaşırlar; çapları 5 cm’i nadiren aşar. Hastalığın ileri dönemlerinde lezyonlar birleşir. Kesin tanı biopsi ile konur.

AIDS veya pre-AIDS hastalarında sık rastlanan başka enfeksiyonlar var mıdır?

Hastaların çoğunda inatçı oral Candida enfeksiyonu görülür. Bazı vakalarda bu enfeksiyon daha yaygın olup bütün gastrointestinal kanalı istila eder. Sık rastlanan diğer bir enfeksiyon ise, özellikle eşcinsel AIDS vakalarında çok inatçı lezyonlara neden olan Herpes simplex enfeksiyonlarıdır. Bu enfeksiyon başlıca perianal bölge ve kalçalarda yerleşme eğilimi göstermektedir. Bu vakalarda orijinal Herpes enfeksiyonunun cinsel temasla geçen bir hastalık olarak bulaştığı düşünülmektedir.

AIDS’de doğrudan sinir sistemi ile ilgili semptomlar var mıdır?

Fırsatçı enfeksiyonlardan bazıları, özellikle toksoplazmozis, santral sinir sistemini tutabilir. Ayrıca primer beyin lenfoması geliştiğini düşündüren olgular da mevcuttur. Halen AIDS virüsünün (HIV) kendisinin de beyin dokusunu tuttuğuna inanılmaktadır. Bazı hastalarda fırsatçı enfeksiyonların mevcudiyefinden bağımsız olarak presenil demansa benzeyen ve AIDS ensefalopatisi adı verilen bir tablo görülmektedir. Bu vakaların bilgisayarlı tomografik tetkiklerinde gerek beyaz gerekse gri maddede belirgin atrofi görülür. Bu durum demansın yanısıra grand mal epilepsiye de neden olabilir. Bu nörolojik hasarın bariz AIDS tablosu gelişmeyen vakalar dahil, tüm hastalarda zamanla kaçınılmaz olarak ortaya çıkacağına dair kaygılar mevcuttur. Halen bu duruma karşı bir tedavi yöntemi bulunmamaktadır.

Tam gelişmiş AIDS hastalığının prognozu nasıldır?

Prognoz mevcut semptomlara bağlı olarak değişmektedir. Pneumocystis carinii pnömonisi vakalarının ortalama yaşama süresi 9 ay kadar olup, halen 2 yıldan fazla yaşamış vaka yoktur. Kaposi sarkomu vakalarının prognozu biraz daha iyi olup ortalama yaşama süresi 18 ay civarındadır; halen 3 yıldır yaşamakta olan birkaç vaka mevcuttur.

Bu hastalar için hangi ilaçlarla tedavi mümkündür?

Bu fırsatçı enfeksiyonlardan bazıları çeşitli antibiyotikler ve diğer ilaçlarla oldukça başarılı olarak tedavi edilebilmektedir. Ancak şu aşamada bu enfeksiyonları tamamerı bertaraf ederek bir hastayı “iyileştirmek” mümkün görünmemektedir ve ergeç ilaca karşı rezistans gelişmektedir. Antikanser ilaçların çoğurılıığu immürı sisteme zarar vererek hastalığın esas nedenin’ı pekiştirdiğinden dolayı, Kaposi sarkomunun ifaçla tedavisi çok zordur.

Bazı bileşiklerin HIV’ye karşı aktiviteye sahip oldukları gösterilmiştir. Evvelce Azidothymidine (AZT) olarak bilinen antiviral ilaç AIDS tedavisi için pazarlanmaktadır. Bu ilaç, hücrenin genetik materyelinin istilasında ilk basamak olan “reverse transcriptase” enzimini bloke ederek etkisini gösterir. Kan-beyin bariyerini geçtiğinden, virüsün santral sinir sistemiyle ilgili belirtilerine karşı da etkili olması muhtemeldir. Ancak AZT’nin ağır anemi, granülositopeni, agranülositoz, başağrısı ve diğer bazı nörotoksik önemli yan etkileri vardır. Ilacın AIDS’i iyileştireceği düşünülmemekle beraber, özellikle Pneumocystis carinii enfeksiyonlarında zaman kazandırdığı görülmektedir.

Yüksek risk taşıyan grupların tüm üyelerinin taranması mümkün müdür?

Bu boyutlardaki bir tarama büyük bir organizasyon ve kapsamlı laboratuvar imkanlarının kullanılmasını gerektirir. Ayrıca serokonversiyondan önceki kuluçka döneminin varlığından dolayı, enfekte olan her vakanın testle saptanması mümkürı olmamaktadır. Bu nedenierden dolayı, böyle bir girişimin gerçekleştirilmesi halen mümkün görünmemektedir.

AIDS virüsünü saptayan bir test var mıdir?

Evet, ancak bunun yöntemi çok uzun zaman gerektirmekte ve pahalı olmaktadır. Virüsün kendisini saptayan hızlı bir tarama yönteminin bulunması, hastalığın epidemiyolojisinin araştırılmasında; kan ve kan ürünlerinin teste tabi tutulmasında çok yararlı olacaktır.

Vücut HIV’ye karşı antikor üretebildiğine göre, enfeksiyona karşı da etkin bir mücadele vermesi gerekmez mi?

Normalde virüse karşı üretilen antikorların, virüs üzerinde herhangi bir olumsuz etki yaptığı görülmemiştir. Bu durum, bir aşı geliştirilmesi yönündeki çabaların karşısında bulunan en önemli engeldir.

Bazı gazete haberlerinde söz edildiği gibi beş yıl içinde bir aşı geliştirilmesi mümkün olabilir mi?

Bu fazla muhtemel görünmemektedir. Birkaç araştırma grubu halen bu konu üzerinde çalışmaktadır. Ancak, doğal antikorlar virüse etkili olmadığından, aktit antikor formasyonunun stimüle edilmesi son derece güç olacaktır. Ayrıca, herhangi bir aşının etkinlik ve güvenilirlik açısından teste tabi tutulması konusunda da büyük sorunların çıkacağı düşünülmektedir.

Enfekte olan bir kişi hangi aşamada bulaştırıcı olur?

Halen bu sorunun kesin cevabı bulunmamıştır. Seropozitif kişilerin  hepsi olmasa bile çoğunluğunun bulaştırıcı olduğu ve yaşamları boyunca böyle kalacaklarına inanılmaktadır. Ayrıca kişilerin virüsle enfekte olduktan sonra, serokonversiyona kadar geçen dönemde de bulaştırıcı olmaları muhtemel görünmektedir; ancak, bu durum halen kesinlik kazanmamıştır.

Öngörülen bir cinsel eşin (kadın ııeya erkek) HIV ile enfekte olup, potansiyel bir bulaştırıcı olduğu anlaşılabilir mi?

Hayır, bu mümkün değildir ve bu durum, problemin en kaygı verici yönlerinden biridir. Fırsa·çı bir enfeksiyonun ilk belirtileri veya pre-AIDS sendromu ortaya çıkana kadar enfekte kişiler, sağlıklı bir görünüme sahiptirler. Kendilerinin yüksek risk grubuna dahil olduklarının bilincinde bulunduklarını varsaysak bile, bu kişiler büyük olasılıkla, durumlarının hiçbir şekilde farkında değillerdir. Durumlarının saptanması, ancak kan testinde HIV antiko~larının tesbit edilmesiyle mümkündür.

“Seropozitif” deyimi ne anlama gelmektedir?

Enfeksiyonu takiben bir süre için virüs, T4 lenfositlerinin içinde sessiz olarak kalır. Faaliyete geçtiğinde ise, vücut IgG antikorları yapmaya başlar. Bu antikor yapımının başlamasına, “serokonversiyon” adı verilir. Serokonversiyon sırasında, sınırlı bir süre için ateş yükselmesi görülebilir. Antikorlar belli bir miktara ulaştıklarında immünoessey tekniği ile saptanabilirler. Bu durumda kişi seropozitif kabul edilir.

Serokonversiyon öncesi kuluçka müddeti değişkendir; en kısa olarak muhtemelen 3 hafta civarında; ortalama olarak 2-3 ay kadardır, Ancak bazı kişiler, enfeksiyondan sonra bir yıldan fazla bir süre geçene kadar seropozitif olmamaktadır.

Bir kimsenin seropozitif olması AIDS hastası olduğu anlamına gelir mi?

Hayır. Sadece HIV antikorlarının mevcudiyeti, kişinin bulaştırıcı olmasına rağmen, hasta olduğu anlamına gelmez. Şu anda, seropozitif kişilerin yaklaşık %30′u, bariz AIDS veya diğer AIDS’e bağlı tablolara doğru ilerleyen bir seyir göstermektedirler. Ancak bu oran, yeni bildirilen her vaka ile yükselmekte olup, bazı uzmanlara göre, zaman içinde %100′e u laşacaktır.

Toplumdaki hangi gruplar en fazla risk altında bulunmaktadır?

Halen en yüksek sayıda AIDS vakası, toplumun eşcinsel kesiminde u bulunmaktadır. İkinci bir yüksek risk grubu ise, enjeksiyonla ilaç kullanan ilaç bağımlıları arasında saptanmıştır. Enfekte olmuş konsantre pıhtılaşma faktörleri uygulânmış hemofili hastaları ve kan transfüzyonu veya organ transplantasyonu geçirmiş diğer hastatar arasından da bazı vakalar bildirilmiştir. Suni döllenme uygulanmış birkaç kadın vaka da mevcuttur. Yukarıdaki gruplara dahil olan kişilerin heteroseksüel eşleri ve doğumu bektenen çocukları da risk altındadır.

Hemofili hastatarı için enfeksiyon riski nedir?

Halen gelişmiş Batı ülkelerinde bu risk çok azalmış durumdaciır. Bu u ülkelerde faktör konsantre preparatları hazırlanmadan evvel, tüm kan bağışlarının, HIV antikorları açısından taranmasına büyük özen gösterilmektedir. Eşcinseller ve diğer yüksek risk gruplarına dahil kişilerden, birkaç sene için kan bağışında bulunmamaları talep edilmiş ve bu talep eşcinsel kesim tarafından büyük bir ciddiyetle karşılanmıştır. Bu önlemlere ilave olarak tüm konsantre kan ürünieri, hazırlanmaları sırasında 55-60 derece ısıya tabi tutulmaktadır. Bu işiem, preparatın etkinliğini bir ölçüye kadar azalttığından dolayı, tedavi maliyetini artırmaktadır; ancak, tarama sırasında gözden kaçmış olması muhtemel virüs yok edilmiş olmaktadır.

Kan vermek, verici açısından risk taşır mı?

Verici açısından hiçbir risk söz konusu değildir. Her verici için yeni, steril kan koleksiyon setieri kullanılmalıdır. Bu arada, transfüzyon yapılacak hastaların güvenliğini sağlamak amacıyla, yukarıda sözü edilen yüksek risk gruplarına dahil vericilerden kan bağışı kabul edilmemesi gerekmektedir.

Kan transfüzyonu yapılan bir hastanın maruz kaldığı risk ne kadardır?

Tek bir kişiden alınan kan kullanıldığında bu risk her zaman için çok düşük otmuştur. Ancak, geçmişte, bebekler dahil olmak üzere, bazı şanssız enfeksiyon olguları bildirilmiştir. Şu anda, bütün kanlar kullanımdan evvel, HIV antikorları açısından tarandığı için, Batı ülkelerinde, bu risk minimale indirgenmiştir. Ancak, Üçüncü Dünya Ülkelerinde, özellikle transfüzyon kanı taraması yapılmayan Orta Afrika’da, halen çok somut bir risk mevcuttur.

Neden eşcinsel erkekler, toplumun diğer kesimlerine oranla daha fazla risk altında bulunmaktadır?

Bu kişiler arasında anal iiipki sık başvurulan bir uygulama olup, bazı erkekler hem aktif, hem asif rolleri üstlenmektedir. Anal ilişki, anal ve rektal mukozada, her zaman belirgin olmasa da, kanamaya yol açabilen tahribata neden olmaktadır. Bu durum, seminal sıvıdaki enfekte hücrelerin, alıcının kan dolaşımına geçişi için elverişli bir yol teşkil etmektedir.

Diğer bir sorun da, eşcinsellerin son derece rastlantısal biçimde ilişkilere girmesi ve kısa sürede çok sayıda cinsel eşle ilişki kurmasıdır. Bu da, doğal olarak, enfekte bir eşle rastlaşma olasılığını artırmaktadır.

Neden IV yoldan ilaç uygulayan ilaç bağımlıları özel bir risk altındadır?

Buradaki risk, sadece şırınga ve iğnelerin paylaşılmasından kaynaklanmaktadır. Herhangi bir yolla sadece ilaç kullanımının AIDS açısından bir riski bulunmamaktadır. Tek nedeni bu olmamakla beraber birçok ilaç bağımlısı, belki de araçların kolay elde edilememesinden dolayı bunları paylaşmaktadır. Bu durumda, ilk kullanılana ait kan kalıntıları, kaçınılmaz bıçimde ikinci kullanana enjekte edilmektedir.

Heteroseksüel popülasyonun maruz kaldığı gerçek risk nedir?

Tek ğeşli bir ilişki (heteroseksüel veya homoseksüel) ne tür cinsel uygulamaya başvurulursa vurulsun, her iki eş için de hiç bir risk taşımarnaktaciır. Eşlerden herhangi birinin, ilave cinsel deneyim amacıyla dışa açıldığında ise risk ortaya çıkmaktadır. Erkekten erkeğe ve erkekten kadına bulaşma halen kanıtlanmış durumdadır. Daha az risk taşıdığı kesin olmakla beraber, kadından erkeğe bulaşma da söz konusudur.

Cinsel eş sayısı arttıkça, enfeksiyon riski de burıunla orantılı olarak artmaktadır. Bu açıdan bakıldığında, bir hayat kadınının sunduğu hizmetlerden yararlanmanın büyük risk taşıyan bir olgu olduğu anlaşılır. Bu durumda, “Cinsel eşlerinizin sayısını azaltın; tercihan bire indirin,” şeklinde tavsiyede bulunan kurumların sayısı giderek artmaktadır.

Tükürük enfeksiyöz müdür?

Bazı seropozitif kişilerin tükürüğünden viral parça kalıntıları (T lenfositleri değil) izole edilmiş olmasına rağmen, halen tükürük yoluyla bulaşma olduğuna dair direkt kanıt mevcut değildir. Yakın zamanda elde edilen kanıtlara göre, gerçekte tükürük HIV’e karşı virisidal etki göstermektedir. Özellikle, kayda değer miktarda tükürük transferi olmayan sosyal öpüşmenin bir bulaşma yolu olmadığı düşünülmektedir. Benzer biçimde, çatal-bıçak takımı veya tabak paylaşımı da bir risk teşkil etmez.

Virüs, havada taşınan damlacıklarla yayılabilir mi?

Virüsün, aksırmada olduğu gibi, havada taşınan damlacıklarla yayıldığına dair herhangi bir kanıt yoktur. Bu nedenle, enfekte çocukların normal okullarına devam etmelerinde sakınca görüimemiştir; sınıf arkadaşları için herhangi bir risk söz konusu değildir. AIDS’li hastalarla beraber yaşayan kişiler arasında (cinsel eş olmaları hali dışında) herhangi bir enfeksiyon vakası bildirilmemiştir.

Gözyaşı enfeksiyöz müdür?

Bazı enfekte hastaların gözyaşında viral parçalara rastlanmış olmasına  rağmen, bu sekresyonun bir bulaşma kaynağı olabileceği muhtemel görünmemektedir.

Anne sütünden bulaşma olur mu?

Bugüne kadar, anne sütünden çocuğa enfeksiyon geçtiği düşünülen sadece iki vaka bildirilmiştir. Her iki vakada da, serokonversiyonun süt verme döneminde olduğu bilinmekte; ancak, annelerin ilk enfekte oldukları tarih bilinmemektedir. Dolayısıyla, bebeklerin, doğum öncesi ‘in utero” enfekte olmaları ihtimali kesin ekarte edilmemiştir. Buna rağmen, anne sütünden enfeksiyon geçmesi riski. gerek anne tarafından, gerekse “süt annelik” kurumu açısından, doğal sütle beslenen bebekler için göz önünde bulundurulması gereken bir olgudur.

Topiumda, kanamalı hastalara ilk yardım uygulamak, AIDS ‘bulaşması açısıncian bir tehlike midir?

Öncelikle, toplum içinde herhangi bir kişinin AIDS taşıyıcısı olması son derece düşük bir olasılıktır. Enfeksiyonun sık olduğu Batı ülkelerinde bife, toplumdaki enfekte kişilerin sayısı hakkında yapılan son talıminler 30.000′den 100.000′e kadar değişmektedir. Diğer bir deyişle, bu ülkelerde, geniş coğrafi variyasyonları göz önünde bulundurmak kaydıyla, total popülasyonun %0.2′ye kadar ulaşan bölümü enfektedir. Ayrıca, kanda enfeksiyı~n olması halinde bife bulaşmanın gerçekleşebilmesi için, virüs alıcının kan dolaşımına karışmalıciır. Örneğin, hastaya dokunmadan evvel, ellerdeki yara ve kesikleri su geçirmeyen sargıyla kapamak yeterli bir tedbirdir. Böyle bir durumda, hepatit B hastalığı bulaşma riskinin, HIV enfeksiyonu bulaşma riskinderı çok daha fazla olduğunu da hatırlatabiliriz.

AIDS şüphesi olmayan hastalardan alınan rutin kan örneklerini inceleyen sağlık personeti için risk var mıdır?

Kan alınırken veya kan örneklerine dokunulduğunda, her zaman için hastalığın bulaşma riski vardır. Özeflikle enjektör iğnelerine dokunulurken daima çok dikkatli olmak gerekir. Ancak bu durumda da, çok daha bulaşıcı bir virüs olan hepatit 8′nin bulaşma riski HIV’e oranla çok daha fazladır.

Ağızdan suni solunum yaptırmanın riski ne kadardır?

Burada risk en azdır. Öncelikle, hastanın seropozitif olması ihtimali çok azdır. Böyle olsa bile, yukarıda tartışıldığı gibi tükürük yoluyla bulaşma olmamaktadır. Ancak hastanın ağızda kan bulunması halinde bir risk söz konusu olabilir.

idrar örnekferine dokunulması (hamitelik testinde olduğu gibi) riskli midir?

Bu durumda da risk olasılığının çok düşük olması gerekir. İdrarda da (tükürükte olduğu gibi) viral parçalara rastlanmıştır; ancak, bütünlüğünü koruyan lenfosit görülmemiştir. Ayrıca, bulaşmanın gerçekleşebilmesi için idrarın, işlemi uygulayan kişinin kan dolaşımına geçmesi gerekmektedir; bu da olmaması gereken bir durumdur.

Kulak delme işlemi sırasında enfeksiyon mümkün müdür?

Her seferinde yeni, steril bir delici kullanılması ihmal edildiğinde, bu aletin kendisini de dezenfekte etmek gerekir. Seyreltilmiş olarak evlerde kullanılan beyazlatıcılar veya %70 alkoi bu amaç için yeterlidir. Dövme veya akupunktur gibi deriyi delici uygulamalar için de aynı risk söz konusudur.

Virüs taşıyan bir hastayı tedavi eden diş hekimi için risk var mıdır?

Evet.Ancak, hastanın kanıyla direkt teması engelleyen alışılmış yöntemlerle bu risk, minimal olmaktadır. Her hastadan sonra aletlerin uygun biçimde sterilize edilmesi, hastadan hastaya virüs geçme riskini ortadan kaldırır.

Sivrisinekler virüsü taşıyabilir mi?

Bir insandan diğerine, sivrisinek tarafından aktarılan kan miktarı son derece az olduğundan, böyle bir olasılık mümkün görünmemektedir. Bu virüs, sivrisineğin vücudunda yaşayıp çoğalmadığı gibi, tükürüğünde de bulunmamaktadır. Ayrıca, Afrika’lı çocuklar arasındaki düşük AIDS insidansı (sıtmayla karşılaştırıldığında) bu yolla bulaşma olduğunu düşündürmemektedir. 

Ağız kokusunun çeşitli nedenleri vardır.

Çoğunlukla fena ağız kokusunun sebebi (%90 oranda) ağız içi kaynaklıdır. Diğer sebeb ise mide-barsak yada üst solunum yolu rahatsızlıklarıdır.Bunlara ilaveten özellikle çocuklarda barsak parazitlerine bağlı daha çok sabahleyin gözüken ağız kokusu oluşabilir.Bazı sistemik hastalıklardda da (diabet gibi) fena koku görülmektedir.

Ağız içi kaynaklı kokunun sebebleri başlıca;
1-kokulu yiyecekler
2-diş çürüğü
3-periodontal(dişeti ve çevre kemik dokusu)hastalıklar
4-sürekli ağız kuruluğu
5-tütün kullanma
6-yetersiz ağız hijyeni(kötü bakım)

Dişhekiminiz size ağız kokusunun sebebinin belirlenmesinde yardımcı olur eğer sebeb ağız içi kaynaklı ise bu sorununuzun giderilmesinde gerekli tedavi planlamasını yapar.
Kötü Kokuyu ne/ler yapar

Yediğimiz gıdalar solunumumuzu etkiler ,özellikle soğan sarımsak gibi yiyecekler kan dolaşımımıza geçerler,oradan akciğerlere transfer edilir ve nefesimizle dışarı atılır.
Diş fırçalama ,dişipi kullanımı ve ağız gargaraları ,sakız çiğneme kokuyu sadece geçici olarak maskeler.Vücut gıdayı elimine edene kadar koku kalır.Diet yapanlarda düzensiz yemek yemeğe bağlı olarak fena ağız kokusu olur.

Düzenli ağız bakımı olmazsa,gıda artıkları dişler arasında ,dilin ve dişetlerinin üstünde birikerek ağızda kalır ,belli bir süre sonra kokuya sebeb olur.Protezlerinde iyi temizlenememesi fena kokuya sebeb olur .
Periodontal sağlığın bozulduğunun en önemli habercisi de fena ağız kokusudur. 

Ağız kanserlerinin sıklığı ve ciddiyeti Ağız kanserlerinin çoğunluğu 45 yaşın üzerinde ortaya çıkar ve erkeklerde oluşma olasılığı kadınlara oranla 2 kat fazladır.

Ağız kanserlerinin oluştuğu bölgeler sıklıkla; dil, ağız tabanı, dil köküne yakın yumuşak damak alanları, dudaklar ve dişetleridir. Ağız kanserleri erken dönemde teşhis edilerek tedavi sağlanmazsa yayılarak sürekli ağrı, fonksiyon kaybı, tedavi sonrası düzeltilmesi mümkün olmayan yüz ve ağız deformiteleri, hatta ölümlere neden olabilir. Dişhekimine düzenli aralıklarla gidilmesi ağız kanserlerinin erken dönemde yakalanması açısından da önemlidir.

Ağız kanserlerinin nedenleri nelerdir?

Ağız kanserlerinin kesin nedeni tam olarak bilinmez. Bununla beraber, tütün ürünleri, alkol ve bazı besinlerdeki karsinojen maddeler ve fazla güneş ışığına maruz kalınması gibi faktörlerin ağız kanseri riskini arttırdığı bulunmuştur. Genetik yatkınlık ta ağız kanserleri için risk faktörleri arasındadır.

Ağız kanserlerinin muhtemel belirtileri; Ağız içinde veya etrafında beyaz veya kırmızı renkli alanlar Ağız içinde hassas, tahriş olmuş, kabarık veya kalınlaşmış alanların olması Ağızda veya boğazda tekrarlayan kanamalar Seste boğukluk veya boğazda yutulamayan cisim hissi Çiğneme ve yutma güçlüğü Dil ve çene hareketlerinde zorlanma Dil veya ağızın diğer bölgelerinde his kaybı, uyuşukluk Alt veya üst çenede meydana gelen şişlikler ve bunun sonucu mevcut protez uyumunun bozulması Ağız kanseri lezyonları başlangıç döneminde ağrısızdır, kanser ilerleyerek sağlıklı ağız dokularında harabiyet oluşturdukça ağrı şikayeti de başlar. Kişinin kendinin ağız kanserini farketmesi güç olabilir. Bu nedenle düzenli dişhekimine gidilmesi son derece önemlidir.

Ağız kanseri riskinin azaltılması;

Sigara, sigar, pipo gibi tütün ürünlerinin kullanmayınız, tütün çiğnemeyiniz Alkol kullanıyorsanız, aşırıya kaçmayınız Hem alkol hem de tütün ürünlerini kullanan kişilerde ağız kanseri riski alkol ve tütün ürünlerini kullanmayan kişilere göre 15 kat artmıştır Meyva ve sebzeden zengin diyetle besleniniz (araştırmalar bu tür diyetin ağız kanseri riskini azaltabileceğini ileri sürmektedir) Düzenli olarak dişhekimine gitmeyi ihmal etmeyiniz

Diğer İsimleri: 
Adrenal Hipofonksiyon; Kronik Adrenokortikal Yetmezlik; Adrenal Yetmezlik

Tanım:

Böbreküstü bezlerinin yetersiz çalışması nedeniyle oluşan sinsi ve genellikle ilerleyici tabiatta bir hastalıktır.Hastaların % 70 inde böbreküstü bezlerindeki doku gerilemesi birincil olarak ortaya çıkmaktadır.Geri kalanlarında ise böbreküstü bezleri veremi, kanserleri, iltihaplanmaları gibi sebeplerden dolayı doku gerilemesi ortaya çıkmaktadır.

Nedenler, görülme sıklığı ve risk faktörler:

Böbreküstü bezleri herbir böbreğin üst kısmına yerleşmişlerdir.Medulla adı verilen iç kısım ve kortex adı verilen kabuk kısmından   oluşmuştur. Kortex (kabuk) kısmı yaşam için zorunlu olan ve kortikosteroidler olarak adlandırılan hormonların üç tipini üretir:Androjenler ve Östrojenler, glukokortikoid hormonları ve mineralokortikoid hormonları.
Androjen ve Östrojenler, cinsi gelişme ve üremeyi etkilerler.
Glukokortikoid hormonlar (Kortizol gibi) glikoz regulasyonunu korurlar,bağışıklık yanıtını baskılarlar ve vücudun baskılara karşı yanıtını sağlarlar.
Mineralokortikoid hormonlar ( aldesteron gibi) vücuttaki   sodyum-potasyum dengesini düzenler.

Her 100.000 kişiden 8 inde görülür.Her iki cinste de görülme sıklığı aynıdır.
Risk faktörler:Adetin erken kesilmesi, tip 1 diabetes mellitus,hipoparatiroidizm,hipopitutiarizm,pernisiyöz anemi,testikuler disfonksiyon,Grave’s hastalığı,kronik tiroidid,kandidiyazis,herpetiform dermatit,vitiligo ve myastenya gravis.

Bulgular:

  • Güçsüzlük
  • Aşırı yorgunluk, bitkinlik, kas güçsüzlüğü
  • Kilo kaybı
  • Mide bulantısı
  • Kusma
  • Tekrarlayan ishaller
  • İştah kaybı
  • Deride koyulaşma, lekeler
    • Bazı bölgelerde deride anormal koyu renklenme
    • Soluklaşmalar da olabilir
  • El ve ayaklarda cilt döküntüleri ve lezyonları
  • Ağızda yanak içlerinde renk değişiklikleri,pigmentasyon
  • Yavaş,uyuşuk hareketler
  • Kan basıncı ve kalp atımında değişiklikler
  • Yüzde ve avuçlarda olağandışı ve aşırı terleme
  • Baş ağrısı
  • Pupillerde genişleme
  • Kalp atışlarında hızlanma
  • Hızlı ve ritmik titreme
  • Ani krizler
  • Hafıza bulanıklığı
  • Göz kapaklarında istemdışı anormal hareketler
  • Uyku bozukluğu
  • Heyecanlanma
  • İnişli çıkışlı ruh hali
  • Dikkat dağınıklığı
  • Hafıza kaybı (amnezi)
  • Halusinasyonlar
  • Bayılmalar

Belirtiler ve tetkikler:

  • Kan Basıncı düşmüştür.
  • Kortizol seviyesi düşmüştür.
  • Serum sodyum düzeyi düşüktür.
  • Potasyum testi potasyumda artış gösterebilir.
  • Karın röntgeninde adrenal kireçlenme odakları görülebilir.
  • Karın tomografisinde adrenal kireçlenme odakları ve atrofi görülebilir.

Hastalığın değişik sonuç verebileceği diğer testler:

  • renin
  • potasyum testi
  • idrar osmolaritesi
  • serum magnezyum testi
  • idrarda kortizol
  • karbondioksid
  • idrarda klorid
  • serum kloridi
  • aldosteron
  • ACTH
  • 24 saatlik idrar aldesteronu
  • 17 ketosteroid
  • 17 hidroksikortikosteroid

Tedavi:

Ömürboyu sürecek kortikosteroidle yerine koyma tedavisi belirtileri kontrol altına alır.Genellikle glukokortikoid  (kortizon veya hidrokortizon) ve mineralokortikoid (fludrocortizon) kombinasyonları verilir.

İlaç tedavisi stresin arttığı durumlarda arttırılmalıdır.Enfeksiyonlar,yaralanmalar ve aşırı terleme adrenal krize sebep olabilir.Adrenal krizde damariçi veya kasiçi hidrokortizon hemen yapılmalıdır.Düşük kanbasıncı tedavisi de gereklidir.Birçok hasta stres anında kendikendilerine  acilen yapmak üzere acil hidrokortizon enjeksiyonu yapmayı öğrenmiştir.Hastaların yanlarında acil durumlarda yapılacak ilaç ve dozlarının yazılı olduğu tanıtıcı bir sağlık kartını taşımaları çok önemlidir.

İlaç almayı asla aksatmamalıdır.Eğer şiddetli kusma dolayısı ile ilaç alımı aksıyorsa doktora bildirilmelidir.Aşırı kilo artışı ve vücutta ödem halinde mutlaka doktora bildirilmelidir.

Hastalığın gidişi: 
Uygun yerine koyma tedavisi ile birçok Addison hastası normal hayatını sürdürebilmektedir.

Komplikasyonlar:
Hastalığın seyri esnasında şu komplikasyonlar eşlik edebilir.

  • Diabetes mellitüs
  • Tirotoksikoz
  • Hashimato tiroiditi
  • Hipoparatiroidizm
  • Pernisiyöz anemi
  • Overlerde hipofonksiyon veya testislerde yetersizlik

Addison hastası hangi durumlarda tıbbi yardım almalıdır? 
Addison hastası enfeksiyon, yaralanma, sıvı kaybına neden olabilecek hastalıklara yakalandığı zaman hastalığını tanıyan bir hekime başvurmalıdır.

Kilosunda bir artma, ayak bileklerinde şişmeler veya diğer yeni belirtiler ortaya çıkarsa mutlaka tıbbi yardım almalıdır.

İlk yardımda amaç; yaşamı herhangi bir nedenle tehdit altında olan kişiye, bu tehdit ortadan kalkacak ve bu yapılırken zarar gelmeyecek biçimde önlemler almaktır. İlk yardım genellikle sağlık personeli olmayan kişilerce yapılır. Sağlık personeli gelinceye kadar kişinin yaşatılmasına veya daha fazla zarar görmemesine çalışılır.

Her yerde ve her zaman ilk yardım yapılması gerekebilir. Toplumda herkes ilk yardım konusunda eğitimli ve hazır olmalıdır.

Acil bir durumla karşılaşıldığında öncelikli olarak sakin olunmaya çalışılmalı ve yaralı kişinin yaşam belirtileri kontrol edilmelidir. Bunun için önce kalp atımı ve solunumun olup olmadığı anlaşılmalıdır. Kalp atımı en kolay göğüs kulakla dinlenerek veya boyundaki karotis damarında (şah damarı) atım olup olmadığı bakılarak anlaşılabilir. El bileklerinden nabza bakmak da bir diğer yöntemdir fakat şok durumlarında güvenilir değildir. Yeniden canlandırma (resüsitasyon), kalp atışı veya solunum yoksa uygulanan aşağıda anlatacağımız özel yöntemlerdir. Yaşamsal bilgiler elde edildiğinde sıklıkla üç olasılık söz konusudur:
Kalp atışı ve solunum varsa; kişinin bilinci açıksa ve ne tür bir yaralanma olduğu açıkça belli olmuyorsa sadece sağlık personeli çağrılır, kişi solunumu kolay olacak biçimde sırtüstü yatırılır ve beklenir. Bu arada hasta kişi uyutulmaz ve sık sık yaşam belirtileri kontrol edilir. Kişinin bilinci kapalı ise solunum yollarını açık tutup yaşam belirtileri izlemek gereklidir.
Kalp atışı var solunum yoksa; bu durum özellikle boğulmalarda söz konusudur. Solunumun olmadığı burun deliklerinin ve göğüs kafesinin hareketli olmaması ile anlaşılabilir. Hastanın solunum yolları olası katı pisliklerden temizlendikten sonra suni solunum yapılmaya başlanır. Suni solunum için özellikle suda boğulma söz konusu ise hastanın önce sırtı yukarıda olacak biçimde belden yakalanıp kaldırılır ve göğüs kafesi sıvazlanarak akciğer içindeki su boşaltılır. Hasta sonra sırtüstü yatırılır ve başı arkaya doğru çekilir. Bu sırada dil kendiliğinden arkaya kayar. Daha sonra hastanın ağzı açılır ve suni solunum için hazırlık bitmiş olur. Derin bir nefes alındıktan sonra hastanın burun delikleri sol elle kapatılır ve sağ elle çene tutulur. Dışarı hava kaçmadan güçlü bir biçimde nefes hastanın ağzından içeri üflenir. Bu sırada hastanın göğüs kafesinin genişlediği görülmelidir. Suni solunuma kalp atışlarının devam etmesi durumunda solunum kendiliğinden başlayıncaya kadar devam edilir.
Kalp atışı ve solunum yoksa; kalp masajı ve suni solunum birlikte yapılmalıdır. Kalp atışının olduğu durumlarda kalp masajı zararlı olacağından, kalp atışlarının olmadığı kesinlikle anlaşılmalıdır. Kalp masajı için hasta önce düz ve sert bir yere yatırılır. Göğüste sternum (iman tahtası) denilen kemiğin alt yarısı üzerine elin ayaları üstüste konularak ritmik bir biçimde baskı uygulanır. Baskı göğüs kafesini çöktürecek kadar güçlü olmalıdır. Bu sırada bir yardımcı varsa suni solunum hemen başlanır. Genel olarak üç kalp masajı sonrası bir suni solunum sıra ile yapılır. Yardımcı yoksa bu iki işlemi tek kişi sıra ile yapar. Çoğunlukla özellikle çocuklarda kalp masajı ile dokulara ölümü engelleyecek kadar kan gönderilebilir. Bunun için kalp masajı olabildiği kadar uzun yapılmalıdır.
Her türlü çabaya karşın yarım saat içinde canlılık belirtisi görülemezse yeniden canlandırmaya son verilmelidir.
Kişinin ne zaman kaza geçirdiğinin belli olmadığı (Yarım saatten eski yaralanmalarda), acil durumu ortaya çıkaran nedenin belli olmadığı, aşırı yaralanma ve kan kaybı olan durumlarda yeniden canlandırma yapılmamalıdır. 

  • İlk kullanılan ACE inhibitörü, Brezilya yılanından elde edilen doğal bir peptiddir.

  • Renin anjiotensin sistem, kan basıncını, böbrek fonksiyonlarını ve dolaşan kan hacmını kontrol eder. 

  • Bu sistemin bir parçası olan Angiotensin converting enzim(ACE), damarların daralmasına neden olur, kan basıncını yükseltir ve kalbin önündeki direnci artırır. 

  • ACE inhibitörü ilaçlar ise, bu enzimin etkisini baskılayarak, kan basıcını ve kalbin önündeki damar direncini azaltırlar.

  • ACE, dolaşan kan hacmını da kontrol eder.ACE etkisi baskılanınca dolaşan kan hacmı da azalır.Böylelikle kalp daha az an pompalayacağı için, kalp kasının yükü de azalmaktadır.

  • ACE inhibitörlerinin bir etkisi de kan potasyum seviyesini yükseltmesidir. Lasix gibi diüretiklerin etkisiyle oluşan potasyum kaybının tamamlanmasında bu etki göz önünde tutulmalıdır.

  • ACE inhibitörleri, kalp hastalığının ilerlemesini ve sol ventrikülün daha da bozulmasını önleyerek kalp yetmezliği hastalarının ömrünü uzatan ilaçlardandır. İlacın etkisinin tam görülmesi için birkaç ay geçmesi gerekmektedir. 15 yıllık bir araştırmaya göre, kalp yetmezliğinden ölüm oranını % 20-40 oranında azaltmaktadır.

  • ACE inhibitörlerinin böbrek fonksiyonu da bozuk olan hastalarda kullanılmasında çok dikkatli olmak gerekmektedir. Başka bir yan etkileri de kuru öksürüktür. Ancak hem böbrek fonksiyonu bozuk olanlarda rahatça kullanılabilen , hem de öksürüğe neden olmayan ACE inhibitörü ilaçlar bulunmuştur.