AIDS NEDİR ?
Ölümcül bir hastalığa verilen addır. İnsanın bağışıklığını yitirmesini tanımlayan Acquired Immuno Deficiency Syndrome kelimelerinin baş harflerinden oluşmuştur. İnfeksiyonlarda hastalığa karşı koymada yetersizlik ve hastalıkla savaşamama durumunu belirtir.
NASIL BULAŞIR?
Her türlü cinsel ilişki en önemli bulaşma yoludur. Homoseksüel ve biseksüel (her iki cinsle de ilişki kuranlar) arasında daha yaygınsa da son yıllarda heteroseksüel ilişki (kadın-erkek) ile bulaşma, bilhassa gelişmekte olan ülkelerde. hızla artmaktadır.
BUNUN DIŞINDA BULAŞMA YOLU YOKMUDUR?
Cinsel geçişin dışında bulaşmaya sebep olan iki ayrı yol daha varsa da bugünkü yayılımdan asıl sorumlu olan cinsel geçiştir. Diğer yollardan biri kanla geçiştir. AIDS virüsü taşıyan bir şahsın kanıyla kirlenmiş her hangi bir kesici cismin derimizi delmesi veya AIDS virüs’ü ihtiva eden kan veya kan ürününün alınmasıyla geçer. Kan veya kan ürünleri uzun süredir kontrol edildiğinden artık bu yolla AIDS’e yakalanmak son derece nadirdir. Üçüncü yol AIDS’li anneden çocuğuna geçmesidir.
PEKİ CİNSEL YOLLA NASIL GEÇİYOR ?
Meni (döl) ve vajen ifrazatı virüs taşır. Virüsün mukoza ve zedelenmiş dokudan girişi enfeksiyona sebep olur. Zorlu ilişkide doku zedelenmesi bulaşmayı arttıran etkendir. NASIL KORUNULUR ? Güvenli cinsel ilişki kurarak korunabilirsiniz. Bundan kastımız; Eş değiştirmeyin. Tanımadığınız şahıslarla cinsel ilişkiye girmeyiniz. Tam koruyucu olmamakla birlikte mutlaka kondom (kaput)kullanınız. Hiç bir şekilde steril olmayan şırınga, ustura ve jilet, delici, kesici aletleri kullanmayın, paylaşmayın, Her hangi bir nedenle eğer cildinize kan değerse sabun ve su ile iyice yıkayın. (sağlam deriden virüs bulaşmaz.)
SAĞLIKLI GÖRÜNEN KİŞİLERDEN AIDS BULAŞIR MI?
Sağlıklı görünen fakat HIV virüsü taşıyanlar hastalığın bulaşmasında en büyük etkendir.
AIDS’Lİ VEYA AIDS VİRÜSÜ TAŞIYANLARLA HER TÜRLÜ TEMASTAN KAÇINMALIMIYIZ ?
Hayır, AIDS taşıyan hastalarla normal yaşam düzeni içindeki temaslarımızla hastalık bulaşmaz. Umumun kullanımına açık tuvalet,telefon gibi araçların kullanılması, Bu şahıslar tarafından hazırlanmış veya dağıtılmış yemeklerin yenmesi, AIDS’li bir şahıs tarafından çatal, bıçakla yemek yenmesi, Aynı toplu taşıma vasıtalarında seyahat. Hatta başka hastalıkların geçmesine sebep olan el sıkma, öpüşme gibi temaslarla veya öksürük ve aksırıkla dağılan tükürüğün yüzümüze gözümüze gelmesiyle AIDS virüsü bulaşmaz. Yazılı ve sözlü basın “Ülkemizin şanslı olduğunu, homoseksüel ilişkilerin yaygın olmadığını ” söylemektedir. “AIDS’li ve AIDS virüsü taşıyanların sayısının düşük olduğunu” bildirmektedir. Bu tedbirli davranmada gevşemeye neden olmamalıdır.
O HALDE EVLİLİK DIŞI KADIN ERKEK MÜNASEBETLERİNDE RİSK NEDİR?
Ülkemizde homoseksüel ve biseksüel (her iki cinsle de ilişki kuranlar) ilişkilerin sıklığı bilinmemektedir. Şans, henüz vakit varken tedbir almaktadır. Tedbir, hastalığın ölümcül olduğunu, şansa bırakmadan herkese bulaşabileceğini bilerek bulaşmaya mani olacak yöntemleri herkese öğretmek, toplumu biliçlendirmektir. Riski artıran durumların başında, çok eş değiştirme veya çok sayıda eş değiştirenlerle cinsel ilişkiye girmek gelmektedir. Kaput (Kondom) kadın ve erkek için de koruyucu olarak görülüyorsa da yırtıldığı taktirde koruyucu olmayacağını. bu nedenle tarif edildiği şekilde kullanılması öğrenilmelidir. Diğer bir geçiş yolunun da mini tranfüzyonlar olarak adlandırılan iğne, cerrahi alet gibi kesici delici vasıtalarla meydana gelen yaralanmalar olduğunu söylemiştik. Bu tip kesiler esnasında virüs veya bakterilerin bulaşmasını önlemek için iğnelerin bir defaya mahsus kullanılıp uygun bir şekilde imha edilmesi, aletlerin ise sterilize edildikten sonra kullanılması gerekir.
HASTALIK ORTAYA ÇIKMADAN VİRÜS TAŞIYIP TAŞIMADIĞIMI ÖĞRENEBİLİR MİYİM ?
Eğer homoseksüel, çok eşli heteroseksüel ilişkiniz olmadıysa size herhengi bir nedenle kan veya kan ürünleri verilmediyse, uyuşturucu kullanmıyorsanız AIDS’e yakalanmış olma olasılığınız yoktur. Yukarıdaki guruplara giriyor veya şüphe ediyorsanız AIDS virüsüne karşı oluşan antikorları kanınızda aratabilirsiniz. Bu antikorlar alınan virüsün miktarına ve şahsın bağışıklık yapısına göre bir kaç haftadan bir kaç aya kadar geçen süre sonunda kanda tesbit edilebilir. Bu süre geçmeden yapılan testlerde antikor gösterilemeyebilir.
HASTALIK ÖLÜMCÜL OLDUĞUNA GÖRE ERKEN BİLİNMESİNDE NE FAYDA VAR ?
Erken tanı, müdafaa sistemleri tamamiyle işlemez hale gelmeden müdahale imkanı verir. Bu sayede hastalıksız süre uzatılmış olur. Böylece AIDS’in kesin tedavisinin bulunabilmesi durumunda (son araştırmalar bunun mümkün olabileceğini gösteriyor) taşıyıcıya yaşama şansı tanınmış olacaktır.
DETAYLI BİLGİ İÇİN BAŞVURABİLECEĞİNİZ TELEFON NUMARALARI
0(362) 457 60 00/2424 (24 saat)
AIDS Savaşım Derneği-İstanbul: (212)533 47 73
AIDS Savaşım Derneği Ankara Şubesi: (312) 310 80 47
AIDS ile Mücadele Derneği-İzmir: (232) 478 05 40
Türkiye Aile Planlaması Derneği AIDS Bilgi Hattı: (312) 435 20 47
*AIDS Savaşım Derneği Ankara Şubesi broşüründen hazırlanmıştır.
AIDS kelimesi hangi sözcükleri temsil etmektedir?
AIDS kelimesi, İngilizce “acquired” (edinsel); “immune” (immün); “deficiency” (yetersizlik); “syndrome” (sendromu) kelimelerinin baş harflerinden meydana gelmiştir. AIDS’in edinsel olması, kalıtım yoluyla geçmeyip fetusa ancak konjenital olarak ana rahminde bulaşabileceğini; immün yetersizlik, vücudun immün sistemiyle ilgili bir bozukluğun hastalığın temelini oluşturduğunu; sendrom deyimi ise AIDS’in tek bir klinik tablo yerine, bir grup değişik klinik tablolardan meydana geldiğini belirtmektedir.
AIDS’in sebebi nedir?
Esas enfeksiyona neden olan etken, “human immunodeficiency virus” (ınsan immün yetersizlik virüsü) veya kısaca HIV adı verilen bir virüstür. Ancak bu virüsün kendisi AIDS hastalığını belirleyen klinik tablolara neden olmamaktadır. Klinik tabloyu belirleyen, immün sistem yetmezliğinden dolayı vücutta ortaya çıkan bazı spesifik “fırsatçı” enfeksiyonlar veya tümörlerdir. Hastanın ölümüne neden olan HIV enfeksiyonu değil, bu ikincil enfeksiyon lardır.
Virüsün başka isimleri var mı?
Virürsü ilk olarak 1983 yılında keşfeden Fransız araştırmacı grubu, buna “lymphadenopathy-associated virus” (lenfadenopati virüsü) veya LAV adını verdiler. Bir yıl sonra A.B.D.’den bir araştırmacı grubu, bu virüsü saptayarak “human T-cell lymphotropic virus type III” (insan T-hücreli lenfotrop virüsü tip III) veya HTLV-III adıyla bildirdi. Halen birçok uzman, LAV ve HTLV-III virüslerinin aynı olduğunu kabul etmektedir. 1986 yılında, Uluslararası Virüs Taksonomisi Komitesi, bu virüsün resmi olarak, “human immunodeficiency virus” (insan immün yetersizlik virüsü) olarak isimlendirilmesini önerdi.
HIV neden immün sistemde depresyona sebep olmaktadır?
Kan dolaşımına giren virüs, seçici olarak belirli bir lökosit türüne, T4 veya T-yardımcı lenfositlerine yerleşme eği!imindedir. Lenfosit içine giren viral RNA, kendi kopyası olan DNA molekülleri meydana getirir ve bu yeni DNA, hücrenin genetik materyelinin bir parçası haline gelir. Daha sonraki bir aşamada, hücre sürekli olarak viral RNA üretmeye başlar. Sonuçta, hücreden çıkan binlerce viral parça hücrenin tahribine yol açar. Virüsler bundan sonra yeni T4 lenfositlerini istila ederler. Böylece T4 hücreleriyle diğer lenfositler arasındaki denge bozulur ve immün sistemde depresyon meydana gelir.
AIDS neden yeni ortaya çıkmış bir hastalıktır?
AİDS virüsüne benzeyen ve özel olarak bir cins Afrika maymununda hastalık yapan bir virüsün, 15-20 yıl kadar evvel bir değişim geçirerek insanda da enfeksiyon yapar hale gelmiş olması, halen en muhtemel görünen teoridir. Virüsün türler arası bariyeri tam olarak nasıl aştığı kesin bilinmemekle beraber, enfekte maymun kanının insan dolaşım sistemine ulaşrrıası, enfeksiyonun insanlar arasında yayılması için yeterlidir. Bu da basit bir şekilde enfekte maymunun derisini yüzen kişinin elinde kesik veya yara olması halinde gerçekleşebilir.
İlk AIDS vakası ne zaman teşhis edilmiştir?
AİDS terimi ilk kez 1982′de ortaya atıldı ve tanımlandı. Eski vaka kayıtlarının sonradan incelenmesi, ilk vakaların A.B.D.’de 1977′de; Avrupa’da yaşayan Afrikalılarda ise 1978′de ortaya çıktığını göstermektedir. Şu aşamada hastalığın izlerini daha önceki tarihlerde saptamaya çalışmak çok zordur; ancak, HIV antikorlarının, değişik amaçlarla 1973′den beri Afrikalılara ait dondurulmuş olarak saklanan serum örneklerinde tesbit edildiğini kaydedebiliriz.
Enfeksiyondan sonra gelişen hastalığın tipik seyri nasıldır?
Bu hastalık için herhangi bir “tipik” seyirden söz edilemez. Bazı vakalarda ilk enfeksiyondan yaklaşık 4-6 hafta sonra enfeksiyöz mononükleosize benzeyen, kısa ve sınırlı bir viral hastalık görülür. Bu hastalık ateş, başağrısı, hastalık hali, artralji, makülopapüler döküntü ve lenf bezlerinde yumuşak ve geçici şişme ile karakterizedir. Bu vakaların bazılarında daha sonradan bir veya birkaç lenf nodülünün palpasyonla belli olacak şekilde büyüdüğü kalıcı, yaygın bir lenfadenopati (persistent generalised lymphadenopathy= PGL) gelişmektedir. Hastalığın diğer bir görünme şekli ağır hastalık hali, yorgunluk, uyuşukluk hali, ateş, gece terlemesi, sebebi açıklanamayan uzun süreli diyare (bir aydan fazla süren) ve ciddi kilo kaybı (birkaç hafta içinde vücut ağırlığının %10′dan fazlası) ile belirlenir.
Bu klinik tabloların tümüne AIDS’le ilgili kompleks (AIDS-related cvmplex=ARC) adı verilmektedir. AIDS hastalığının kendisi bazı hastalarda bu klinik tabloları takiben ortaya çıkar; diğer bazılarında ise, ilk saptanan durumdur. AIDS, bir veya birden fazla spesifik fırsatçı enfeksiyonun varlığıyla karakterize selüler (hücresel) immün yetersizlik durumu olarak tanımlanır.
AIDS vakalarında en sık rastlanan spesifik fırsatçı enfeksiyonlar veya tümörler hangileridir?
AİDS vakalarında en sık görülen hastalıklar, Pneumocystis carinii’nin etken olduğu protozoa pnömonisi ve nadir rastlanan bir cilt kanseri çeşidi olan Kaposi sarkomudur. Ancak çok çeşitli diğer viral, fungal ve protozoa enfeksiyonları da sendromun ortaya çıkış biçimleri arasında sayılabilir.
Pneumocystis carinii pnömonisinin temel klinik semptomları nelerdir?
Başlangıçta giderek artan bir nefes darlığı ve kuru öksürük ortaya çıkar. Hastaiarın çoğu bu non-spesifik semptomların ortaya çıkmasından sonra 2-6 hafta içinde hekime müracaat etmektedir. Vakaların üçte birinde soluk alma sırasında ağrı olmakta; bazıları ise öksürüğü veya ağrıyı uyarma korkusuyla derin nefes alamamaktadırlar. Ayrıca, özellikle geceleri belirgin olan ve gece terlemesiyle seyreden hafif bir ateş görülür. Tam teşhis, bronkoskopi ve alveolar salgıların sitolojik incelenmesiyle konulur. Akciğerlerde AİDS rıedeniyle meydana gelen diğer bazı enfeksiyonlara da rastlanmaktadır.
Kaposi sarkomunun başlıca klinik semptomları nelerdir?
Kaposiİ sarkomu bir cilt kanseri türüdür, ancak beyin dışında tüm iç organlarda da görülebilir. Disemine (yaygın) Kaposi sarkomu’nun göründüğü başlıca bölge bağırsaklardır. Tümör, cilt yüzeyindeki herhangi bir yerde kırmızı veya turuncu renkli multipl lezyonlar şeklinde ortaya çıkar. Tümörler 1-2 hafta içinde süratle 1 cm çapına ulaşırlar; çapları 5 cm’i nadiren aşar. Hastalığın ileri dönemlerinde lezyonlar birleşir. Kesin tanı biopsi ile konur.
AIDS veya pre-AIDS hastalarında sık rastlanan başka enfeksiyonlar var mıdır?
Hastaların çoğunda inatçı oral Candida enfeksiyonu görülür. Bazı vakalarda bu enfeksiyon daha yaygın olup bütün gastrointestinal kanalı istila eder. Sık rastlanan diğer bir enfeksiyon ise, özellikle eşcinsel AIDS vakalarında çok inatçı lezyonlara neden olan Herpes simplex enfeksiyonlarıdır. Bu enfeksiyon başlıca perianal bölge ve kalçalarda yerleşme eğilimi göstermektedir. Bu vakalarda orijinal Herpes enfeksiyonunun cinsel temasla geçen bir hastalık olarak bulaştığı düşünülmektedir.
AIDS’de doğrudan sinir sistemi ile ilgili semptomlar var mıdır?
Fırsatçı enfeksiyonlardan bazıları, özellikle toksoplazmozis, santral sinir sistemini tutabilir. Ayrıca primer beyin lenfoması geliştiğini düşündüren olgular da mevcuttur. Halen AIDS virüsünün (HIV) kendisinin de beyin dokusunu tuttuğuna inanılmaktadır. Bazı hastalarda fırsatçı enfeksiyonların mevcudiyefinden bağımsız olarak presenil demansa benzeyen ve AIDS ensefalopatisi adı verilen bir tablo görülmektedir. Bu vakaların bilgisayarlı tomografik tetkiklerinde gerek beyaz gerekse gri maddede belirgin atrofi görülür. Bu durum demansın yanısıra grand mal epilepsiye de neden olabilir. Bu nörolojik hasarın bariz AIDS tablosu gelişmeyen vakalar dahil, tüm hastalarda zamanla kaçınılmaz olarak ortaya çıkacağına dair kaygılar mevcuttur. Halen bu duruma karşı bir tedavi yöntemi bulunmamaktadır.
Tam gelişmiş AIDS hastalığının prognozu nasıldır?
Prognoz mevcut semptomlara bağlı olarak değişmektedir. Pneumocystis carinii pnömonisi vakalarının ortalama yaşama süresi 9 ay kadar olup, halen 2 yıldan fazla yaşamış vaka yoktur. Kaposi sarkomu vakalarının prognozu biraz daha iyi olup ortalama yaşama süresi 18 ay civarındadır; halen 3 yıldır yaşamakta olan birkaç vaka mevcuttur.
Bu hastalar için hangi ilaçlarla tedavi mümkündür?
Bu fırsatçı enfeksiyonlardan bazıları çeşitli antibiyotikler ve diğer ilaçlarla oldukça başarılı olarak tedavi edilebilmektedir. Ancak şu aşamada bu enfeksiyonları tamamerı bertaraf ederek bir hastayı “iyileştirmek” mümkün görünmemektedir ve ergeç ilaca karşı rezistans gelişmektedir. Antikanser ilaçların çoğurılıığu immürı sisteme zarar vererek hastalığın esas nedenin’ı pekiştirdiğinden dolayı, Kaposi sarkomunun ifaçla tedavisi çok zordur.
Bazı bileşiklerin HIV’ye karşı aktiviteye sahip oldukları gösterilmiştir. Evvelce Azidothymidine (AZT) olarak bilinen antiviral ilaç AIDS tedavisi için pazarlanmaktadır. Bu ilaç, hücrenin genetik materyelinin istilasında ilk basamak olan “reverse transcriptase” enzimini bloke ederek etkisini gösterir. Kan-beyin bariyerini geçtiğinden, virüsün santral sinir sistemiyle ilgili belirtilerine karşı da etkili olması muhtemeldir. Ancak AZT’nin ağır anemi, granülositopeni, agranülositoz, başağrısı ve diğer bazı nörotoksik önemli yan etkileri vardır. Ilacın AIDS’i iyileştireceği düşünülmemekle beraber, özellikle Pneumocystis carinii enfeksiyonlarında zaman kazandırdığı görülmektedir.
Yüksek risk taşıyan grupların tüm üyelerinin taranması mümkün müdür?
Bu boyutlardaki bir tarama büyük bir organizasyon ve kapsamlı laboratuvar imkanlarının kullanılmasını gerektirir. Ayrıca serokonversiyondan önceki kuluçka döneminin varlığından dolayı, enfekte olan her vakanın testle saptanması mümkürı olmamaktadır. Bu nedenierden dolayı, böyle bir girişimin gerçekleştirilmesi halen mümkün görünmemektedir.
AIDS virüsünü saptayan bir test var mıdir?
Evet, ancak bunun yöntemi çok uzun zaman gerektirmekte ve pahalı olmaktadır. Virüsün kendisini saptayan hızlı bir tarama yönteminin bulunması, hastalığın epidemiyolojisinin araştırılmasında; kan ve kan ürünlerinin teste tabi tutulmasında çok yararlı olacaktır.
Vücut HIV’ye karşı antikor üretebildiğine göre, enfeksiyona karşı da etkin bir mücadele vermesi gerekmez mi?
Normalde virüse karşı üretilen antikorların, virüs üzerinde herhangi bir olumsuz etki yaptığı görülmemiştir. Bu durum, bir aşı geliştirilmesi yönündeki çabaların karşısında bulunan en önemli engeldir.
Bazı gazete haberlerinde söz edildiği gibi beş yıl içinde bir aşı geliştirilmesi mümkün olabilir mi?
Bu fazla muhtemel görünmemektedir. Birkaç araştırma grubu halen bu konu üzerinde çalışmaktadır. Ancak, doğal antikorlar virüse etkili olmadığından, aktit antikor formasyonunun stimüle edilmesi son derece güç olacaktır. Ayrıca, herhangi bir aşının etkinlik ve güvenilirlik açısından teste tabi tutulması konusunda da büyük sorunların çıkacağı düşünülmektedir.
Enfekte olan bir kişi hangi aşamada bulaştırıcı olur?
Halen bu sorunun kesin cevabı bulunmamıştır. Seropozitif kişilerin hepsi olmasa bile çoğunluğunun bulaştırıcı olduğu ve yaşamları boyunca böyle kalacaklarına inanılmaktadır. Ayrıca kişilerin virüsle enfekte olduktan sonra, serokonversiyona kadar geçen dönemde de bulaştırıcı olmaları muhtemel görünmektedir; ancak, bu durum halen kesinlik kazanmamıştır.
Öngörülen bir cinsel eşin (kadın ııeya erkek) HIV ile enfekte olup, potansiyel bir bulaştırıcı olduğu anlaşılabilir mi?
Hayır, bu mümkün değildir ve bu durum, problemin en kaygı verici yönlerinden biridir. Fırsa·çı bir enfeksiyonun ilk belirtileri veya pre-AIDS sendromu ortaya çıkana kadar enfekte kişiler, sağlıklı bir görünüme sahiptirler. Kendilerinin yüksek risk grubuna dahil olduklarının bilincinde bulunduklarını varsaysak bile, bu kişiler büyük olasılıkla, durumlarının hiçbir şekilde farkında değillerdir. Durumlarının saptanması, ancak kan testinde HIV antiko~larının tesbit edilmesiyle mümkündür.
“Seropozitif” deyimi ne anlama gelmektedir?
Enfeksiyonu takiben bir süre için virüs, T4 lenfositlerinin içinde sessiz olarak kalır. Faaliyete geçtiğinde ise, vücut IgG antikorları yapmaya başlar. Bu antikor yapımının başlamasına, “serokonversiyon” adı verilir. Serokonversiyon sırasında, sınırlı bir süre için ateş yükselmesi görülebilir. Antikorlar belli bir miktara ulaştıklarında immünoessey tekniği ile saptanabilirler. Bu durumda kişi seropozitif kabul edilir.
Serokonversiyon öncesi kuluçka müddeti değişkendir; en kısa olarak muhtemelen 3 hafta civarında; ortalama olarak 2-3 ay kadardır, Ancak bazı kişiler, enfeksiyondan sonra bir yıldan fazla bir süre geçene kadar seropozitif olmamaktadır.
Bir kimsenin seropozitif olması AIDS hastası olduğu anlamına gelir mi?
Hayır. Sadece HIV antikorlarının mevcudiyeti, kişinin bulaştırıcı olmasına rağmen, hasta olduğu anlamına gelmez. Şu anda, seropozitif kişilerin yaklaşık %30′u, bariz AIDS veya diğer AIDS’e bağlı tablolara doğru ilerleyen bir seyir göstermektedirler. Ancak bu oran, yeni bildirilen her vaka ile yükselmekte olup, bazı uzmanlara göre, zaman içinde %100′e u laşacaktır.
Toplumdaki hangi gruplar en fazla risk altında bulunmaktadır?
Halen en yüksek sayıda AIDS vakası, toplumun eşcinsel kesiminde u bulunmaktadır. İkinci bir yüksek risk grubu ise, enjeksiyonla ilaç kullanan ilaç bağımlıları arasında saptanmıştır. Enfekte olmuş konsantre pıhtılaşma faktörleri uygulânmış hemofili hastaları ve kan transfüzyonu veya organ transplantasyonu geçirmiş diğer hastatar arasından da bazı vakalar bildirilmiştir. Suni döllenme uygulanmış birkaç kadın vaka da mevcuttur. Yukarıdaki gruplara dahil olan kişilerin heteroseksüel eşleri ve doğumu bektenen çocukları da risk altındadır.
Hemofili hastatarı için enfeksiyon riski nedir?
Halen gelişmiş Batı ülkelerinde bu risk çok azalmış durumdaciır. Bu u ülkelerde faktör konsantre preparatları hazırlanmadan evvel, tüm kan bağışlarının, HIV antikorları açısından taranmasına büyük özen gösterilmektedir. Eşcinseller ve diğer yüksek risk gruplarına dahil kişilerden, birkaç sene için kan bağışında bulunmamaları talep edilmiş ve bu talep eşcinsel kesim tarafından büyük bir ciddiyetle karşılanmıştır. Bu önlemlere ilave olarak tüm konsantre kan ürünieri, hazırlanmaları sırasında 55-60 derece ısıya tabi tutulmaktadır. Bu işiem, preparatın etkinliğini bir ölçüye kadar azalttığından dolayı, tedavi maliyetini artırmaktadır; ancak, tarama sırasında gözden kaçmış olması muhtemel virüs yok edilmiş olmaktadır.
Kan vermek, verici açısından risk taşır mı?
Verici açısından hiçbir risk söz konusu değildir. Her verici için yeni, steril kan koleksiyon setieri kullanılmalıdır. Bu arada, transfüzyon yapılacak hastaların güvenliğini sağlamak amacıyla, yukarıda sözü edilen yüksek risk gruplarına dahil vericilerden kan bağışı kabul edilmemesi gerekmektedir.
Kan transfüzyonu yapılan bir hastanın maruz kaldığı risk ne kadardır?
Tek bir kişiden alınan kan kullanıldığında bu risk her zaman için çok düşük otmuştur. Ancak, geçmişte, bebekler dahil olmak üzere, bazı şanssız enfeksiyon olguları bildirilmiştir. Şu anda, bütün kanlar kullanımdan evvel, HIV antikorları açısından tarandığı için, Batı ülkelerinde, bu risk minimale indirgenmiştir. Ancak, Üçüncü Dünya Ülkelerinde, özellikle transfüzyon kanı taraması yapılmayan Orta Afrika’da, halen çok somut bir risk mevcuttur.
Neden eşcinsel erkekler, toplumun diğer kesimlerine oranla daha fazla risk altında bulunmaktadır?
Bu kişiler arasında anal iiipki sık başvurulan bir uygulama olup, bazı erkekler hem aktif, hem asif rolleri üstlenmektedir. Anal ilişki, anal ve rektal mukozada, her zaman belirgin olmasa da, kanamaya yol açabilen tahribata neden olmaktadır. Bu durum, seminal sıvıdaki enfekte hücrelerin, alıcının kan dolaşımına geçişi için elverişli bir yol teşkil etmektedir.
Diğer bir sorun da, eşcinsellerin son derece rastlantısal biçimde ilişkilere girmesi ve kısa sürede çok sayıda cinsel eşle ilişki kurmasıdır. Bu da, doğal olarak, enfekte bir eşle rastlaşma olasılığını artırmaktadır.
Neden IV yoldan ilaç uygulayan ilaç bağımlıları özel bir risk altındadır?
Buradaki risk, sadece şırınga ve iğnelerin paylaşılmasından kaynaklanmaktadır. Herhangi bir yolla sadece ilaç kullanımının AIDS açısından bir riski bulunmamaktadır. Tek nedeni bu olmamakla beraber birçok ilaç bağımlısı, belki de araçların kolay elde edilememesinden dolayı bunları paylaşmaktadır. Bu durumda, ilk kullanılana ait kan kalıntıları, kaçınılmaz bıçimde ikinci kullanana enjekte edilmektedir.
Heteroseksüel popülasyonun maruz kaldığı gerçek risk nedir?
Tek ğeşli bir ilişki (heteroseksüel veya homoseksüel) ne tür cinsel uygulamaya başvurulursa vurulsun, her iki eş için de hiç bir risk taşımarnaktaciır. Eşlerden herhangi birinin, ilave cinsel deneyim amacıyla dışa açıldığında ise risk ortaya çıkmaktadır. Erkekten erkeğe ve erkekten kadına bulaşma halen kanıtlanmış durumdadır. Daha az risk taşıdığı kesin olmakla beraber, kadından erkeğe bulaşma da söz konusudur.
Cinsel eş sayısı arttıkça, enfeksiyon riski de burıunla orantılı olarak artmaktadır. Bu açıdan bakıldığında, bir hayat kadınının sunduğu hizmetlerden yararlanmanın büyük risk taşıyan bir olgu olduğu anlaşılır. Bu durumda, “Cinsel eşlerinizin sayısını azaltın; tercihan bire indirin,” şeklinde tavsiyede bulunan kurumların sayısı giderek artmaktadır.
Tükürük enfeksiyöz müdür?
Bazı seropozitif kişilerin tükürüğünden viral parça kalıntıları (T lenfositleri değil) izole edilmiş olmasına rağmen, halen tükürük yoluyla bulaşma olduğuna dair direkt kanıt mevcut değildir. Yakın zamanda elde edilen kanıtlara göre, gerçekte tükürük HIV’e karşı virisidal etki göstermektedir. Özellikle, kayda değer miktarda tükürük transferi olmayan sosyal öpüşmenin bir bulaşma yolu olmadığı düşünülmektedir. Benzer biçimde, çatal-bıçak takımı veya tabak paylaşımı da bir risk teşkil etmez.
Virüs, havada taşınan damlacıklarla yayılabilir mi?
Virüsün, aksırmada olduğu gibi, havada taşınan damlacıklarla yayıldığına dair herhangi bir kanıt yoktur. Bu nedenle, enfekte çocukların normal okullarına devam etmelerinde sakınca görüimemiştir; sınıf arkadaşları için herhangi bir risk söz konusu değildir. AIDS’li hastalarla beraber yaşayan kişiler arasında (cinsel eş olmaları hali dışında) herhangi bir enfeksiyon vakası bildirilmemiştir.
Gözyaşı enfeksiyöz müdür?
Bazı enfekte hastaların gözyaşında viral parçalara rastlanmış olmasına rağmen, bu sekresyonun bir bulaşma kaynağı olabileceği muhtemel görünmemektedir.
Anne sütünden bulaşma olur mu?
Bugüne kadar, anne sütünden çocuğa enfeksiyon geçtiği düşünülen sadece iki vaka bildirilmiştir. Her iki vakada da, serokonversiyonun süt verme döneminde olduğu bilinmekte; ancak, annelerin ilk enfekte oldukları tarih bilinmemektedir. Dolayısıyla, bebeklerin, doğum öncesi ‘in utero” enfekte olmaları ihtimali kesin ekarte edilmemiştir. Buna rağmen, anne sütünden enfeksiyon geçmesi riski. gerek anne tarafından, gerekse “süt annelik” kurumu açısından, doğal sütle beslenen bebekler için göz önünde bulundurulması gereken bir olgudur.
Topiumda, kanamalı hastalara ilk yardım uygulamak, AIDS ‘bulaşması açısıncian bir tehlike midir?
Öncelikle, toplum içinde herhangi bir kişinin AIDS taşıyıcısı olması son derece düşük bir olasılıktır. Enfeksiyonun sık olduğu Batı ülkelerinde bife, toplumdaki enfekte kişilerin sayısı hakkında yapılan son talıminler 30.000′den 100.000′e kadar değişmektedir. Diğer bir deyişle, bu ülkelerde, geniş coğrafi variyasyonları göz önünde bulundurmak kaydıyla, total popülasyonun %0.2′ye kadar ulaşan bölümü enfektedir. Ayrıca, kanda enfeksiyı~n olması halinde bife bulaşmanın gerçekleşebilmesi için, virüs alıcının kan dolaşımına karışmalıciır. Örneğin, hastaya dokunmadan evvel, ellerdeki yara ve kesikleri su geçirmeyen sargıyla kapamak yeterli bir tedbirdir. Böyle bir durumda, hepatit B hastalığı bulaşma riskinin, HIV enfeksiyonu bulaşma riskinderı çok daha fazla olduğunu da hatırlatabiliriz.
AIDS şüphesi olmayan hastalardan alınan rutin kan örneklerini inceleyen sağlık personeti için risk var mıdır?
Kan alınırken veya kan örneklerine dokunulduğunda, her zaman için hastalığın bulaşma riski vardır. Özeflikle enjektör iğnelerine dokunulurken daima çok dikkatli olmak gerekir. Ancak bu durumda da, çok daha bulaşıcı bir virüs olan hepatit 8′nin bulaşma riski HIV’e oranla çok daha fazladır.
Ağızdan suni solunum yaptırmanın riski ne kadardır?
Burada risk en azdır. Öncelikle, hastanın seropozitif olması ihtimali çok azdır. Böyle olsa bile, yukarıda tartışıldığı gibi tükürük yoluyla bulaşma olmamaktadır. Ancak hastanın ağızda kan bulunması halinde bir risk söz konusu olabilir.
idrar örnekferine dokunulması (hamitelik testinde olduğu gibi) riskli midir?
Bu durumda da risk olasılığının çok düşük olması gerekir. İdrarda da (tükürükte olduğu gibi) viral parçalara rastlanmıştır; ancak, bütünlüğünü koruyan lenfosit görülmemiştir. Ayrıca, bulaşmanın gerçekleşebilmesi için idrarın, işlemi uygulayan kişinin kan dolaşımına geçmesi gerekmektedir; bu da olmaması gereken bir durumdur.
Kulak delme işlemi sırasında enfeksiyon mümkün müdür?
Her seferinde yeni, steril bir delici kullanılması ihmal edildiğinde, bu aletin kendisini de dezenfekte etmek gerekir. Seyreltilmiş olarak evlerde kullanılan beyazlatıcılar veya %70 alkoi bu amaç için yeterlidir. Dövme veya akupunktur gibi deriyi delici uygulamalar için de aynı risk söz konusudur.
Virüs taşıyan bir hastayı tedavi eden diş hekimi için risk var mıdır?
Evet.Ancak, hastanın kanıyla direkt teması engelleyen alışılmış yöntemlerle bu risk, minimal olmaktadır. Her hastadan sonra aletlerin uygun biçimde sterilize edilmesi, hastadan hastaya virüs geçme riskini ortadan kaldırır.
Sivrisinekler virüsü taşıyabilir mi?
Bir insandan diğerine, sivrisinek tarafından aktarılan kan miktarı son derece az olduğundan, böyle bir olasılık mümkün görünmemektedir. Bu virüs, sivrisineğin vücudunda yaşayıp çoğalmadığı gibi, tükürüğünde de bulunmamaktadır. Ayrıca, Afrika’lı çocuklar arasındaki düşük AIDS insidansı (sıtmayla karşılaştırıldığında) bu yolla bulaşma olduğunu düşündürmemektedir.